Mecmûa-i Fevâid

HANIMLARINA EL KALDIRIP DÖVEN ERKEKLER. HİÇ DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.) EŞLERİNE NASIL DAVRANMIŞTIR?

on July 5, 2013

Karı-Koca-Kavgası

 

Gün geçmiyor ki bir eşin yani bir bayanın dövülme veya öldürülme haberleriyle karşılaşmayalım. Her gün en az dört- beş bazen de daha fazla hanım, eşinden, ailesinden şiddet görmekte.  Üstelik bu şiddet gösteren erkeklerin geneli de Elhamdülillah Müslüman.  Sorsak dini, Müslümanlığı da elden bırakmaz. Ancak ben biliyorum ki hanımlara el uzatan erkeklerin pek çoğu İslâmiyet’ten fersah fersah uzakta. Hatta kokusunu bile alamamış zavallılar. Çünkü hiç biri Peygamberimiz (s.a.v.)’in eşlerine davranışını bilmiyor ya da öğrenememiş.  Ben burada bu tip erkeklere seslenerek Peygamberimiz (s.a.v.)’in yaşantısından kesitler sunarak seslenirken aynı zamanda bütün erkek- kadın herkesi de bu konuya dikkatlerini çekmeye çalışacağım.  “Sana söylüyorum kızım sen anla gelinim” hesabı zulmeden erkeklere seslenip, herkesin bu durumdan kendilerine düşen payı almalarını istirham edeceğim.

Peygamberimiz (s.a.v.), on bir hanımla evlenmiş. On bir hanımının olması yüzünden bazı kendini bilmezler ve bazı oryantalistler, insanları dinden soğutmaya çalışan bazı art niyetliler dine saldırıp,  onu şehvet düşkünlüğüyle suçlamışlardır. Hiç düşündünüz mü Peygamberimiz Hz Hatice ile kaç yıl birlikte olmuştur? Ben söyleyeyim. Tam 25 yıl. 25 yıl tek eşli olarak sürdürmüştür hayatını. Gençliğini. Eğer şehvet düşkünü olsa tam 25 yıl bir hanımla tek eşli olarak kalabilir miydi? Gençken evlenirdi veya hayatını yaşardı hanımlarla. Hele de o devirde erkeklerin on, on beş eşi oluyorken? Oysa Peygamberimiz 53 yaşından sonra evlenmiştir diğer eşleriyle.  Belli sebeplerden dolayı evlenmiştir bu hanımlarla. Evlilikleri Hz. Hatice validemizin ölümünden iki buçuk yıl sonra olmuştur. Yani Peygamberimiz (s.a.v.) iki buçuk yıl da hiç eşsiz, evlenmeden tek yaşamıştır. Bütün bunlar bize örneklik etmiştir. Evliliği, tek eşliği, çok eşliliği, dulluğu yaşayarak ilerde bunları veya bunlardan birini olsun yaşayacak olan ümmetine örneklik etmiştir. Çok eşliliği bize yol gösterir. Onun on bir hanımının olması on bir farklı karakterdeki hanıma delalet eder. On bir hanım, on bir farklı karakterdeki hanım demektir. Yani bir erkek benim hanımım şöyle şöyledir sizinkilere benzemez dese, yanılır -namussuz, iffetsiz, eşini aldatan, soysuz kadın karakterleri hariç- muhakkak o hanımın karakterinde bir hanımı olmuştur Peygamberimiz (s.a.v.)’in.  Hiç düşündünüz mü Peygamberimiz bu kadar hanımı, onların hoşnutluğunu kazanıp, nasıl idare etmiştir, sizler bir hanımı bile idare edemezken? Öncelikle kadınlar için sizlere Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kadınlar, erkeklerin dengi, benzeri ve tam bir eşidir. Hanımlarınızı dövmeyiniz.” “ Siz kadından üstünsünüz veya kadın sizden aşağıdır, vurun abalıya” demiş midir? Hayır, birbirinizin dengisiniz diyerek kadınların da sizlerle eşit olduğunu vurgulayıp, ekliyor “Hanımlarınızı dövmeyiniz.”

Cahiliye adetlerini bırakamayan Müslüman erkekler, kadınlarını dövüyorlardı

Cahiliye adetlerini bırakamayan Müslüman erkekler, kadınlarını dövüyorlardı. İslamiyet’in verdiği hakları bir bir öğrenen kadınlar, Peygamberimiz’e sık sık başvurup, eşlerini şikâyet ediyorlardı. Bir gün bir isyan başladı kadınların arasında. İlk kadın isyanıdır bu belki de. Toplanan 70 kadar hanım ayaklanarak, Peygamber (s.a.v.)’in yanına gidip, eşlerini şikâyet ettiler. Bu olayı gören Hz. Ömer (r.a.) da kadınların kocalarına başkaldırdıklarını ileri sürerek o da kadınları Peygamberimiz (s.a.v.)’e şikâyet eder. Dövülmeleri yönünde bir emir beklemektedir. Peygamberimiz (s.a.v.) Hz. Ömer’in tersine bir emir verir, kadınlara destek vererek: “KADINLARI DÖVMEYİNİZ. KADINLARI DÖVENLER SİZİN İYİLERİNİZ DEĞİLDİR.” diye emreder. Ömer şaşkındır. Erkekler şaşkın. Kadınlar ise sevinçli. İlk defa onları koruyup kollayan biri vardır arkalarında… “KADINLARI DÖVMEYİNİZ.” Bu bir Peygamber emri. Onun sünnetini yerine getirmek için yarışan Müslüman beyler sizlere emrediyor. Bir başka hadiste, “Hanımlarınıza kötü söz söylemeyin. Ona ve yaptığı işlere ‘çirkin’ demeyin. Sakın yüzüne vurmayın.” buyurarak da küfretmekten sizleri men ediyor. Ne o öyle ağzınızdan çıkan küfürler? O Allah ve Peygamber için edepli sözler çıkan, Kur’an’dan sûreler, dualar okuyan o mübarek ağzınıza yakışıyor mu o sinli kaflı, tuvaletli küfürler?  Biraz evvel camiden çıkan veya dua, sûre, besmele okuyan o ağızdan birkaç dakika sonra küfür çıkması ne acı! Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu. Hani Müslümandık! Biliyor musunuz Hz. Peygamber diliyle de olsa hiç kimseyi incitmemiştir. Evine geldiğinde mutlaka selam verir, yorgun da olsa tebessüm ederdi. Bazen günlerce uzaklıktaki yoldan geldiği olurdu ama asla yorgunluğu bahane edip, huysuzluk yapmazdı ev halkına. O bir devlet reisiydi. Ama aile reisliğini de asla ihmal etmezdi. Ashabıyla toplantısı biter bitmez, evine koşardı. Sağda solda oyalanmaz, kahvelerde çene çalmazdı. “Yolculuk bir çeşit işkencedir. O, sizin uykunuzun, yemeğinizin dengesini bozar. Öyleyse sizden biriniz, yolculuğa çıktığı zaman, işini bitirir bitirmez evine, ailesinin yanına dönmeye baksın, fazla oyalanmasın.” buyurarak,  hem vücut sağlığınızı korumayı hem de ailenizle olan muhabbetinizin sağlıklı olmasını amaçlardı.

Hiç düşündünüz mü işten çıkıp, doğrudan evinize mi gidersiniz?

Hiç düşündünüz mü işten çıkıp, doğrudan evinize mi gidersiniz, yoksa sağda solda çene çalıp, kahveye birazcık takılıp, kazak erkek modunda bunu da evde söz geçirme meselesi, egemenlik, erkeklik göstergesi yapıp, evde sizi bekleyen hanımınızı ve çocuklarınızı merak mı ettirirsiniz? Hiç düşündünüz mü böyle yapmakla hem ailenizi ihmal edip,  hem de yanınızdaki diğer arkadaşlarınızı olumsuz etkilediğinizi? İhmal edilen hanımlar eve geç geldiğiniz için size sitem ettiğinde de vur kavganın gözüne. Hele bir de yemek hazır değilse… Nasıl da kabarır hanımlara kızarsınız.  Hiç düşündünüz mü Hz. Peygamber (s.a.v.) ne yapardı evde yemek hazır olmayınca veya yiyecek bir şey yoksa?  O mescidden sabahleyin eve geldiğinde “Yiyecek bir şey var mı?” diye sorar, yiyecek olmadığı zaman kendisine; “Yok Ya Resûlullah” diye cevap verildi. Resûlullah da; “Öyle ise ben de oruçluyum” diye buyurdu. Kızmadı, bağırmadı. Sitem etmedi.  Aksine bunu oruç tutmak için fırsat kabul ederek hemen oruç tutmaya niyet etti. Böylece hem ibadet yaptı, hem de hanımlarını üzmemiş oldu. Bizde ise; bırakın evde yiyecek bir şeyin olmadığını, yemek vaktinde hazır olmasın da görün beylerin acizliğini! “ Her gün evde keyif yapıyorsun, ne işe yararsın sen? Bir yemeği bile vaktinde önüme koyamazsın. Beceriksiz” vs. vs. Daha neler neler… O gün yemek niye gecikti? Hanım hasta mı? Moralimi bozuk sormak öğrenmek yok. Bunun üstüne hanım da karşılık verirse gelsin kötek! Yiğitlik oluyor karı dövmek! Demiyorum siz de Peygamberimiz gibi o gün oruç tutun. Ama diyemez misiniz nazikçe: “Hanım canın sağ olsun, bugün çay kahvaltı geçiririz. Allah ne verdiyse.” Veya “Ya Hanım, sen evi hiç yemeksiz bırakmazdın, bugün bir şey mi oldu, hasta mısın, neden yemek yapmadın? Neyse bu gün de başbaşa kahvaltı yapalım üzme canını sen!”  Böyle deseniz acaba diliniz mi aşınır? Yoksa lehinize size Allah tarafından sadaka sevabı mı yazılır?  Peki, siz hanımlar eşleriniz eve geldiğinde yemek hazır olsa, ona gereken ihtimamı, özeni gösterseniz, eşinizin haleti rûhiyyesi değişir mi, hiç düşündünüz mü?

Peygamberimiz (s.a.v.), kendi işini kendisi yapmaktan hoşlanırdı.

Peygamberimiz (s.a.v.), kendi işini kendisi yapmaktan hoşlanırdı. Oysa onun etrafında bir değil birden çok hanımı vardı. İşlerini gönüllü yapacak ashabı vardı. Kızı vardı. Yani o istese elini uzattığında suyu, eti, sütü emrine, ayağına gelirdi. Ama o kendi işini kendisi yaptı. Ev işlerinde hanımlarına yardım etti. Demedi:  “Bütün gün evdesin bir işi yapamadın mı?” Demedi:  “Ben erkeğim kadın değilim?” Demedi: “Bu erkek işi değil?” Elbiselerini yamadı. “Bu kadar kadın arasında ben niye dikiş dikip yama yamıyorum?” diye sormadı bile. Peygamberimiz (s.a.v.)’in hanımı Hz. Âişe (r.a.)’a ashaptan birisi Resûlullah’ın evde ne yaptığını merak edip sordu. Hz. Âişe validemiz: “O evinde ailesinin işleriyle ilgilenir, elbisesini yamar, koyunlarını sağar, ayakkabılarını tamir ederdi. Kendi hizmetini kendisi görür, devesini yemler, evinden başka yerde kalmaz, bineğini kendisi bağlardı. Onun hizmetçisiyle beraber yemek yediği ve onunla birlikte hamur yoğururdu. O, çarşıdan aldığı malları kendisi taşırdı.” diye cevap verdi. Çarşıdan yiyeceğini taşımasına yardım etmek isteyen birisi: “Ey Allah’ın Elçisi! İzin ver, ben taşıyayım” dediğinde: “Her mü’min taşıyabiliyorsa kendi yükünü kendi taşısın.” buyurdu.

Peygamberimiz (s.a.v.) eşiyle beraber et keserdi. Âişe validemiz etin bir ucundan tutar, diğer ucundan da Peygamberimiz (s.a.v.) tutar ve ortadan küçük parçalar halinde kesmek suretiyle et doğrardı. Evi süpürürdü. Delik su kırbalarını tamir ederdi. Hiçbir işinde hanımına yük olmazdı. Beyler, hiç düşündünüz mü Peygamberimiz (s.a.v.) gibi eşlerinize yardım etmeyi? Peki ya siz hanımlar sizler de hiç düşündünüz mü erkek çocuklarınızı Peygamberimiz (s.a.v.)’in örneklik ettiği gibi yetiştirmeyi? Yetiştirdiğimiz erkek çocukları genelde evlenmeden önce anneye evlendikten sonra da eşine ya bağımlı ve muhtaç oluyor, ya da eziyet ediyor. Muhtaç oluyor çünkü bir yumurtayı bile kırıp yiyemediği için eşinin yokluğunda aç kalıyor, çaresiz kalıyor.  O yüzden eşi yanında olmadan evde tek başına kalamıyor. Ya da tam tersi, “Erkeksin ne istersen karın getirecek, yok öyle kılıbıklık” diye yetiştiriliyor, suyu bile annesi tarafından ayağına getiriliyor ve böyle yetiştirilen erkek, evlenince de karısını hizmetçi gibi görüyor. “Mecbursun yapmaya, mecbursun suyumu getirmeye” diye atıp tutarak kadına hayatı zehir ediyor. Hatta hatta “Kızım eğer Allah’a secde edilmeseydi bana secde edecektiniz” tarzında ukala ukala konuşuyor. Bilmiyor hangi hadis zayıf hangi hadis doğru? Duyduğunu satıyor. Ama ben de böyle erkeklere diyorum ki Peygamberimiz (s.a.v.) yukarıda saydığım işleri bizzat kendisi yaparak örnek olmuştur sizlere, peki, buna ne dersiniz?  Eğer hadisle konuşacaksak ve hareket edeceksek yukarıda saydıklarım da hadis, bunlara ne diyeceksiniz?  Biliyorum, “Ama o Peygamber, Allah ona Peygamber sabrı vermiş, biz ise kuluz, insanız onun gibi dayanamayız.” Böyle bulursunuz çıkış yolunu acaba gerçekten bu çıkış yolu mudur, kaçış yolu mu, hiç düşündünüz mü?

Peygamberimiz (s.a.v.) akşamları oturur eşleriyle sohbet ederdi

Peygamberimiz (s.a.v.) akşamları oturur eşleriyle sohbet eder, onların dertlerini dinler, bazen de kendisi sıkıntılarını anlatırdı onlara. Fikir alış verişinde bulunurdu hanımlarıyla. Demezdi senin saçın uzun aklın kısa diye İsrailiyattan yani Yahudilerden bize geçmiş olan o nahoş sözü. Danışır yüce Peygamber, eşi Ümmü Seleme (r.a.)’a. Hicretin altıncı yılıdır. Yapılan Hudeybiye Barış Antlaşması şartlarına göre o yıl Müslümanlar umre yapmadan memleketlerine geri döneceklerdir. Bu yüzden Peygamberimiz (s.a.v.), ashabına, kurbanlarını keserek, ihramdan çıkmalarını söyler. Üç defa tekrarlar bu emri. Ancak dinlemezler. Ağırdan alırlar. Bu duruma üzülen Peygamberimiz (s.a.v.) çadırına girerek eşi Ümmü Seleme’ye dert yanar. Ümmü Seleme ona: “Ya Resûlullah! Emrini bir daha tekrar etme, belki sana muhalefet ederler de mahvolurlar. Fakat sen, onların gözü önünde kurbanını kes ve onlara bir şey söylemeden ihramdan çık. Onlar verdiğin emrin kesinliğini anlayınca ister istemez sana itaat ederler” dedi. Eşinin gösterdiği yol, Hz. Peygamber’in çok hoşuna gitti. Hemen çadırından çıkarak kurbanlarını kesmeye başladı. Onu gören ashabı da aynı şeyi yaptılar. Böylece mesele tatlılıkla halledilmiş oldu. Ya sizler, sizler de eşinize hiç danışır mısınız? Yoksa “kadın aklı” deyip, küçümser misiniz eşinizi, hiç düşündünüz mü?

KISKANAN BEYLER

Gelelim kıskançlığa. Her eş hastalık derecesine, varmamak şartıyla eşini kıskanır, doğaldır bu. Ancak tabii olmayan tek şey bu konuda uygulanan şiddettir. Kıskançlık ve şiddet. Hepimiz biliriz “İfk Hadisesi” diye anılan Hz. Âişe validemize iftira atılması olayını. Hz. Peygamber (s.a.v.), her gazveye çıkışında yanında kur’a ile bir eşini de götürürdü. Ben-i Mustalik Gazvesinde kur’a Hz. Âişe’ye çıkmıştı. Gazve dönüsü ordu Medine’ye yakın bir yerde konakladığında, Hz. Âişe tuvalet ihtiyacı için uzak bir yere gitmiş, sonra oradan geri gelirken,  gerdanlığını düşürdüğünü fark etmiş ve onu aramak telaşı ile uzun zaman kaybetmişti. Devenin üzerindeki mahmilde onu uyuyor sandıkları için onun yokluğunu fark edemeyerek,  yola çıkar.  Âişe validemiz, geri dönüp geldiğinde ordunun çoktan gittiğini görmüş ama yokluğunu fark edip, nasılsa geri gelirler ümidiyle beklerken orada uyuya kalmıştı. Onu askerin geride bıraktıklarını toplamak üzere görevlendirilen Safvân b. Muattal görmüş, Medine’ye kadar Hz. Âişe’yi getirmişti. Bu durumu gören, kötü niyetli münafıklar, O’nun hakkında kötü sözler sarf edip, “Safvân ile buluştu” diyerek iftira atmışlardı. Bu olay Hz. Peygamber (s.a.v.)’i çok üzmüş olmasına rağmen, böyle bir konuda zan altında kalan eşine suçlayıcı, kırıcı bir tek söz sarf etmemiştir. Bu iftiraya hemen inanıp eşini boşamamış ve eşini cezalandırmamış ya da olayı reddederek kapama cihetine gitmemiştir. Aksine, yakın çevresinden Hz. Âişe’yi tanıyanlarla istişarede bulunarak bu olayı, geniş bir tahkikata tabi tutmuştur. Sonunda Hz. Âişe hakkında âyet inmiştir, ona iftira atılmıştır diye. Peki, Peygamberimiz (s.a.v.) bu dedikodulara üzülmemiş midir? Elbette üzülmüştür. Ancak, eşine kırıcı hiçbir söz sarf etmemiş, dövmemiş, onu boşamamıştır. Peki, hiç düşündünüz mü sizin başınıza Allah muhafaza böyle bir iftira olayı gelse ve de eşiniz suçlansa ne yapardınız? Evden atar? Boşar? Önce kemikleri kırılıncaya kadar döver, sonra ahaliye ve akrabalarınıza rezil mi ederdiniz bin bir küfür, bin bir hakaretle… Ya da vurur muydunuz, namusunuzu temizlemek için. Öyle ya iftira olması aklınıza bile gelmeyip, belki dedikodular yüzünden namusunuzun kirlendiğini düşünüp tak tak vururdunuz alnı çatısından!  Oysa Hz. Peygamber (s.a.v.) sabırlı olmuş, eşini incitmeden geniş bir soruşturma ve inceleme yaparak olayı aydınlatma yoluna gitmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu olayı araştırma ve değerlendirmeye gitmesi de böyle hassas bir meselede müminlere nasıl davranmaları gerektiğini öğretmek içindir. Rehberlik etmek istemiştir böyle durumlarda Müslüman beylere.

KISKANAN HANIMLAR

Bir kıskançlık örneği de hanımlardan. Öyle ya biz hanımlar da zaman zaman siz beyleri kıskanır, bunaltırız. Hz. Âişe validemiz bizim bu kıskançlıklarımıza güzel örnektir. Çünkü o da eşini çok kıskanır. Kıskanmakta da haklıdır. Kaç tane kuması vardır. Peygamberimiz’e hayran kadınlar da işin cabası… Üstelik bir de bu peygamberdir. Kim olsa onun yerine kıskanır tabii ki… Resûlullah(s.a.v.) hemen hemen her gün ikindi namazından sonra eşlerinin odalarına uğrar, onların hal hatırını sorardı birer birer. Eşler de odalarından Peygamberimiz (s.a.v.) çıktıktan sonra diğer odalarda kaç dakika kaldı onu gözetler, hesaplarlardı. Bir ara Peygamberimiz (s.a.v.)’in Hz. Hafsa’nın odasında fazla oyalandığını görüp merak ettiler. Öğrendiler ki Peygamber (s.a.v.)’in bal şerbetini çok sevdiğini bilen Hz. Hafsa validemiz ona bal ikram etmekte. O da bal şerbeti içerken biraz daha fazla kalmakta bu odada.  Bunun üzerine Hz. Âişe’nin önderliğinde diğer hanımlar aralarında anlaşarak, Hz. Peygamber kendilerini ziyarete geldiğinde ağzının megafir koktuğunu söylerler. Eşlerinin pis kokulu bir ot olan megafirden bahsetmeleri üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.), bir daha bal yememeye yemin eder. Bunun üzerine âyet iner ve Allah ona hanımlarının yaptığı bu oyunu açık eder. Bu olay üzerine kendisine oynanan bu oyunu hazmedemeyen ve gücenen Peygamberimiz (s.a.v.) ne yapar bilir misiniz? Yine dövmez, sövmez, incitecek tek bir söz söylemez. Yalnızca onları uyarmak için onlardan bir ay uzak durur. Onlara bir aylık uzak durma cezası uygulayarak. Hz. Zeyneb (r.a.)’nın iş atölyesinde yatar kalkar ve onların yaptıklarının sorumluluğunu yaşamalarını sağlar. Böylelikle de onlardan incindiğini gösterir. Ne bir azarlama, ne dayak, ne onları rencide etme, hiç biri yok. Yalnızca odasını ayırıyor bir ay. Siz olsaydınız ne yapardınız hiç düşündünüz mü?

Hz. Âişe validemizin  “Acaba gece yarısı beni uyutup da diğer hanımlarının yanına mı gitti.” diye bir vesvese düşmüştür yüreğine. Resûlullah yanında mı değil mi kontrol etmek için, yastığın üzerinde elini dolaştırır. Eli, Peygamberimiz (s.a.v.)’in saçlarının arasına girer.  Durumu anlayan Peygamberimiz (s.a.v.): “Sana yine şeytanın gelmiş olmalı” der. “Ne yapıyorsun!” diye bağırıp çağırmaz. “Uykumu kaçırdın be kadın !” da demez! Siz ne dersiniz?

Yine bir sefer esnasında ise, Hz. Peygamberin yanında eşlerinden Safiyye ile Zeynep bulunuyorlardı. Hz. Safiyye’nin devesi sakatlanınca, Hz. Peygamber, yanında fazla devesi bulunan Zeynep’e: “Safiyye’nin devesi sakatlandı. Ona bir deve versen.” diye buyurunca, Hz. Zeynep: “Ben mi bu Yahudi kızına deve vereceğim?” diyerek devesini vermedi.  Onun bu sözleri üzerine Hz. Peygamber Zeyneb validemizle bir süre konuşmadı. Demedi ki “Sen kimsin, kime vermiyorsun deveyi!” Demedi ki: “Nasıl vermezsin yahu” Atmadı bir tokat. İncitmedi, rencide etmedi hanımını. Kızmadı mı tabii ki kızdı ona ama kızgınlığını onu hırpalayıcı bir cevapla değil, küserek, darılarak, konuşmayarak gösterdi.

DÖVMEDİ TOKATLAMADI

Hz. Safiyye (r.a) validemiz çok güzel yemek yapardı. Bir gün Resûlullah (s.a.v.) Hz. Âişe’nin odasında iken ona yemek gönderir. Çok şiddetli kıskançlık hisseden Âişe validemiz gelen yemeği tabağıyla beraber yere çarpar. Tabak kırılır, yemek dökülür. Hiçbir şey söylemez Resûlullah. Bir süre sonra sakinleşen Âişe validemiz yaptıklarına pişman olur ve peygamberimiz (s.a.v.)’e sorar: “Ya Resûlullah! Yaptığım bu hareketin kefareti nedir?” Peygamberimiz buyurdu: “Tabağa aynıyla tabak, yemeğe misliyle yemek!” Öfkelenmedi, kızmadı, demedi ki: “Sen nasıl dökersin bana gelmiş yemeği, ne haddine, haddine mi düştü senin!” Demedi ki: “Sen kim oluyorsun da bana gelen yemeği döküyor, tabağı yere çalıyorsun!” Dövmedi, tokatlamadı. Bekledi sessizce onun sakinleşmesini. Bekledi pişman olmasını. Susarak hatasını anlamasına zaman tanıdı.

Yeri gelince de teselli etti onları, birbirlerinden incindiklerinde. Peygamberimiz (s.a.v.)’in eşi Cüveyriye’ye, diğer eşleri “Sen Peygamber’in hür zevcesi değil, cariyesisin” diye onu iğnelerlerdi. Bunu sevgili eşine söyleyen Hz. Cüveyriyye validemizi, Hz. Peygamber şu sözleri ile teselli ederek: “Senin mehrin onların mehrinden daha büyük değil mi? Senin sâyende kavminden kırk kişi âzad edilmedi mi?” Bu tip iğnelemeler karşısında bağırıp çağırıp, kızmak, yerine güzel ve nazik bir şekilde cevabını verebilmeyi öğretmiştir: “Benim kocam Muhammed, babam Hârun, amcam da Musa’dır.”

 Bir başka gün ise bir başka hanımı hal yanar kendisini rahatsız eden diğerlerinden. Bu defa rahatsız edilen Hz. Safiyye’dir. Hz. Peygamber, Hz. Safiyye’nin yanına geldiğinde, Hz. Hafsa ve Hz. Âişe başta olmak üzere hanımlarının kendisine “Yahudi kızı” diyerek iğnelediklerini ve biraz daha ileri giderek, “Biz senden daha üstünüz, biz Hz. Peygamber’in hanımı ve amcasının kızlarıyız,”  diye de kendisini küçümsediklerini anlatır. . Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.),  Safiyye Validemize: “Sizler benden nasıl daha hayırlı olursunuz ki, benim kocam Muhammed, babam Hârun, amcam da Musa’dır” de diyerek onu teselli etmiştir. Yine nazik bir şekilde onlara cevap vermeyi öğretmiştir. “Sen onların cevabını veremiyor musun, niçin laflarının altında kalıyorsun, kendini ezdiriyorsun?” gibi sözlerle kışkırtmamış, kavgalarını körüklememiştir. Nezaketle karşılık vermelerini öğütleyip, teselli etmiştir onları. Sonra da öteki eşine dönerek: “ Ey Hafsa! Allah’tan kork!”

Bütün sabrıyla kadınları korudu, incitilmelerini engelledi

Bir gün Hz. Ömer, Resûlullah’a şöyle yakınır:  “Ey Allah’ın Resûlü, bizi bilirsin, biz Kureyşliler, kadınlara hâkim kimselerdik. Sonra Medine’ye geldiğimizde, burada kadınların erkeklere hâkim olduklarını gördük. Bizim kadınlar da onlardan huy kaptı. Bir gün hanımıma öfkelenmiştim, bana mırıldanıp karşılık vermez mi? Bunu doğru bulmayıp azarladım. Bu sefer: “Niye azarlıyorsun? Vallahi Resûlullah’ın zevceleri bile ona karşılık veriyorlar, mırıldanıyorlar. Hem onlar icabında küsüp gün boyu, geceye kadar Resûlullah’ı terk ediyorlar,” dedi. Ömer, o anda kızı Hafsa’ya dönerek: “Resûlullah’a sen de mi karşılık veriyor, mırıldanıyorsun?” dedi. Hz. Hafsa validemiz: “Evet, hiçbirimiz, o gün geceye kadar yanına uğramayız.” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) tembihledi: “Sizden kim böyle yaparsa büyük zarar eder, hüsrana uğrar. Hanginiz Resûlünün öfkesi sebebi ile Allah’ın gazabına uğrayamayacağından emin bulunuyor? Alimallah bir anda helâk olursunuz.” dedi. Bu söz üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) tebessüm ettiler. Hz. Ömer tekrar Hafsa’ya dönerek: “Kızım sakın Resûlullah’a karşılık verip, mırıldanma ve ondan bir kısım taleplerde bulunma. Bir şey gerekirse bana söyle. Sakın bazı arkadaşlarının Resûlullah’a senden daha sevgili ve daha gönül alıcı olması seni aldatıp, yanlış davranışa sevk etmesin.” diyerek nasihat etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) tekrar tebessüm etti. Yalnızca tebessüm. Demedi ki “Bak baban bile razı değil beni üzmenize.”  Demedi ki “Bak nasıl da haklıyım, baban bile bana hak veriyor.” Yalnızca tebessüm etti. O devirde kadınların eşlerine mırıldanmalarına dahi tahammülü yoktu erkeklerin. Hz. Ömer de bunlardan biriydi. Ama Resûlullah bütün gücüyle, bütün sabrıyla kadınları korudu, incitilmelerini engelledi. Ve dedi ki: “Bir mü’min erkek, bir mü’min kadına buğz etmesin. Çünkü onun bir huyunu beğenmezse başka bir huyunu beğenir.”

EŞLERİYLE ŞAKALAŞAN PEYGAMBER

Peygamberimiz (s.a.v.), eşlerini incitmediği gibi onlarla şakalaşmıştır. Şakalaşmış, yarışmış, onların sevgilerinin, hayranlıklarının artmasını sağlamıştır kendisine. Onlar böylece kendilerini rahat hissetmişlerdir onun yanında.   Hz. Peygamber (s.a.v.) bir sefere giderken, yanına Hz. Âişe’yi almıştı. Yolda yürüyorlardı. Sahabelerine: “Siz önden yürüye durun. ” diyen Resûlullah, onlar uzaklaştıktan sonra, eşine, “Yarışalım mı?” diye sordu. Hz. Âişe bu teklifi memnuniyetle karşıladı. Yarıştılar, koştular metrelerce. Bu yarışta Hz. Âişe validemiz genç ve zayıf olduğu için Hz. Peygamber’i geçti. Yıllar sonra yine bir seferde, Hz. Peygamber (s.a.v.) eşine: “Yarışalım mı?” diye sordu. Hz. Âişe (r.a.), yine “Yarışı nasılsa yine ben kazanırım”  düşüncesiyle teklifi kabul etti. Yarıştılar, bu defa da yarışı, Hz. Peygamber (s.a.v.) kazandı. Çünkü Hz. Âişe (r.a.),  kilo almış ve şişmanlamıştı. Hz. Peygamber (s.a.v.), gülerek: “Bu vaktiyle kazandığın müsabakanın rövanşıdır.” buyurdu. Bu satırları okurken bile gülümsüyoruz, hoşumuza gidiyor Hz. Peygamber (s.a.v.)’in eşiyle olan bu şakalaşması, yarışması. Böyle bir arkadaşlığa imreniyoruz biz hanımlar olarak. Siz ey Beyler sizler eşinizle niçin böyle güzel diyaloglar kuramıyorsunuz, hiç düşündünüz mü? Ne o yoksa yüz verip, şaka yaptığınızda tepenize mi çıkar hanımlarınız?  Doğan Cüceloğlu, “İletişim Donanımları ‘Keşke’siz Bir Yaşam İçin İletişim” adlı kitabında şöyle diyor: “ Her davranışın kendine özgü bir sonucu vardır. Asık yüze verilen tepki, güler yüze verilenden farklıdır. Yüzünüz asıksa, bu asık yüze yakışan tepkiler alırsınız.” Ne dersiniz, isabetli bir görüş değil mi?

123

Sayın beyler ve hanımlar, Şimdi de bu resme dikkatli bakın!

“Bu resme bakınca ilk gördüğünüz, ya beyaz bir şamdan ya da yüz yüze bakan iki insan profili olmuştur. Birçok kişi, aynı anda bu şekle bakıyor olsaydı; bir kısmı şamdan, bir kısmı da insan profili görebilecekti. Kişiler arasındaki bu algılama farkları doğaldır. Şimdi, lütfen siyahı zemin olarak kabul edin, yani siyah arkada, beyaz önde dursun. Siyah arkada zemin olunca önde, beyaz şamdan görürsünüz. Beyazı zemin kabul ederseniz, bu defa önde, iki insan profili görürsünüz. Eşiniz ile aynı şekle baktığınızı varsayın. Siz sadece şamdan görürken, eşiniz sadece iki insan profili görse ve her ikiniz de kendi gördüğünüzün ‘tek gerçek’ olduğunda ısrar etseniz, bu, evliliğinizi etkiler mi?” Doğan Cüceloğlu’nun bu sorusuna vereceğiniz cevap, evettir. İşte siz de bunun gibi algılama farklılıklarından kaynaklanan durumlarda acaba eşler olarak birbirinize saygı duyabiliyor musunuz? Eşinin algısını fark edip, anlayarak empati kurabiliyor musunuz? Yoksa bağnaz bir inatçılıkla dediğim dedik mi diyorsunuz?” Yine, Doğan Cüceloğlu, aynı kitabında şöyle diyor: “Kalıplaşmış, inatçı, ‘dediğim dedik, öttürdüğüm düdük’ tavırlı, birbirine ‘saygısız’ kişiler, ilişkilerinde karşısındakinin farklı algılamasına izin vermez. Böyle kimselerin inat etmeleri ve birbirlerini dinlememelerinden dolayı, hem kendileri hem de ilişkileri gelişemez. Kalıplaşmış ve inatçı insanların tam aksine; gelişmiş, öğrenmeye açık, birbirine saygılı kimselerin evliliğinde algılama farklılıkları istenir. Algılama farklılıklarının yaşamlarını zenginleştirdiği kabul edilir.” Mutluluk = Saygı; Mutsuzluk, dayak=Saygısızlık, Dediğim dedikçilik. O halde eşini döven erkeğe saygısız, inatçı hatta Peygamber’in sünnetine uymayan, dinin emirlerini de hiçe sayan diyebilir miyiz?

Kadınların haklarına riayet edip, hanımlarını dövmeyen erkeklere de ne mutlu! Peygamberimiz (s.a.v.): “Sen, ev halkına bir harcamada bulunduğun zaman şüphesiz ki sevap alırsın, hatta hanımının ağzına kaldırıp verdiğin lokmadan bile.” diyerek hanımını sevindiren erkekleri sevap almakla müjdelemiştir.

Peygamberimiz (s.a.v.) kadınları öyle korumuştur ki dünyaya veda etmeden önceki son hutbesinde bile Müslümanlara sıkı sıkıya tembihlemiştir: “Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namuslarını Allah’ın emri ile helâl kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakları vardır.”  Bu dünyadan göçmeden önceki son konuşmasında bile kadın haklarından dem vuran Peygamberimiz (s.a.v.)’in aile hayatını kendinize örnek alıp onun gibi yaşamayı hiç düşündünüz mü? Peygamberimiz (s.a.v.)’in şu hadisini de her zaman hatırlayın: “KADINLARI DÖVMEYİNİZ. KADINLARI DÖVENLER SİZİN İYİLERİNİZ DEĞİLDİR.”  

FATMA TOKSOY

KAYNAKLAR

 

v Doğan Cüceloğlu, “İletişim Donanımları ‘Keşke’siz Bir Yaşam İçin İletişim” İstanbul: Remzi Kitabevi, 2008.

v İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, İstanbul, Akçağ Yayınları, [t.y.], c. II, s.s. 545-552; c. III, s.s. 216-224; c. VII, s.s. 115-120; c. IX, s. 314; c. XII, s. 104; c. XVII, s. 212.

v Şura Kavuştu, Hz. Muhammed’in Aile Reisi Olarak Örnek Şahsiyeti, [Tez, Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı, 2006].

Bu Yazı Ayrıca Milli Gazete’de 3 Bölüm Halinde Yayınlanmıştır.

Bölüm 1

Bölüm 2

Bölüm 3

 


Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: