Mecmûa-i Fevâid

DERSAADETTE RAMAZAN VE ATEŞTEN HARFLER

on July 8, 2013

ramazan_OSMANLICA

O zamanlar İstanbul, İslambol’du. Adalet kapısıydı, saadet, mutluluk kapısı, Dersaadet’ti. Devletin eşiğiydi, “âsitâne” idi. İstanbul’la Osmanlı iç içeydi. İstanbul denince Osmanlı, Osmanlı denince İstanbul gelirdi akıllara. Saray halkının her tavrı, her davranışı İstanbulluya yani halka da sirayet eder, onlara yön verirdi. Meselâ Ramazan kutlamaları. Ramazan karşılaması ve kutlamaları da saraydan başlar, konaklara, medreselere ve tebaaya halkalar halinde genişleyip, yayılarak, dindar olan olmayan, Müslüman olan, olmayan bütün İstanbullulara ulaşır, onları içine alırdı. On iki ayın sultanı daha gelmeden camilere ve bazı konaklara mahyalar asılırdı. Bu sultanı karşılamak için. “Hoş geldin ya şehr-i Ramazan” yazısı yıldız yıldız ışıldardı iki minare arasında. Bir başka caminin mahyasında ise “onbir ayın sultanı” yazar. Ramazan’a iltifat ederek. Ateşten harflerle karşılanır Ramazan, gönüllerde yanar kavuşmanın heyecanı alev alev. Ve minarelere değer bir ucu bu sevginin. Minareler arasında ateşten harflere dönüşür. Kadir gecesi geldiğinde ise “Leyle-i Kadir” yazısı asılır bütün ihtişamıyla minareler arasına. Ramazan’ın son günlerinde buruk bir veda vardır ipler arasında: “el-firak” (elveda ya şehr-i Ramazan)”. Işık ışık dökülür veda cümleleri, . ateşten harfler dökülür yollara, uğurlamak için Ramazan’ı.


Mahyalarda sadece yazı olmaz. Resim de olurdu. Camiler, Kız Kulesi, deniz, balık, ayyıldız, fıskıye, boru çiçeği, tramvay v.b. resmedilirdi. Bu mahyaların bazıları sabit bazıları hareketli idi. Meselâ; Unkapanı Köprüsü’yle Azapkapı Camii’nin resmi ortada sabit, üste arabaların, altta balıklarla kayıkların resmedildiği panolar hareketliydi. İnsanlar bunları büyük bir hayranlıkla seyrederdi.
Çift minareli camilere mahya asılır da tek minareli camiler bundan mahrum kalır mı? Onlara da kaftan giydirilirdi. Yo yo şaşırmayın öyle, minare hiç kaftan giyer mi diye? Bu kaftan başka kaftan, kumaştan değil. Minareler külâhından küpüne kadar, yukarıdan aşağıya kandillerle donatılır ve buna “kaftan giydirme” denilirdi.

HİLÂL MAHKEMESİ

Ramazan-ı Şerif ayının ilk hazırlıklarından birsi de hilâlin gözlenmesidir. Öyle ya Ramazan hilâlle beraber gelecektir. Hilâlsiz Ramazan asla gelmez. Bir müjdecidir hilâl. Müjdeler Ramazan’ı. İşte bu hilâli gözlemlemek ve müjdelemek için, İstanbul Kadılığı tarafından bir takım ehil kişiler görevlendirir, bu kişiler Süleymaniye, Fatih, Edirne Kapısı, Mihrimah Sultan Camii, Okçular(Okmeydanı) ve Cerrahpaşa Camileriyle Beyazıt Yangın Kulesi’nde gökyüzüne bakarak hilâlin yolunu gözlerler. Hilâli ilk görenler heyecanla Şeyhülislam’ın huzuruna çıkarlar. Burada temsili bir mahkeme kurulur, biri davalı, diğeri davacı olmak üzere iki kişi bulunur. Bu iki kişiden biri diğerinden davacı olur. Sözde sattığı mercan tesbihten yüz kuruş alacağı olduğu ve bu alacağını da Ramazanın ilk günü vereceğini söylediğini ama Ramazanın ilk günü olmasına rağmen bunu inkar ettiğini söyler. Davacı borcun vadesinin gelmediğinde ısrar eder. Bunun üzerine hilâli görenlerin şahitliğine başvurulur. Onlar da hilâlin görüldüğünü ve Ramazanın girdiğine şahitlik ederler. Bunun üzerine davalıdan yüz kuruş alınarak davacıya verilir. Böylelikle mahkeme biter. Kadı hilâlin görüldüğünü, mahyacılara haber salar. Haberi alan mahyacılar mahyalarını yakarlar. Kandilciler de camilerin kandillerini. Böylece Ramazanın gelişi ilan edilmiş olurdu. Kandillerin yandığını gören halk neşe içinde sokaklara dökülür, sarılarak birbirlerini tebrik ederlerdi.

TENBİHNAMELER

Ramazan ayında halk, dinî ve ahlâkî davranışlarına dikkat etmeleri hususunda uyarılırdı, padişah tarafından. Kadınların edebe aykırı davranışta bulunmamaları, buna karşılık erkeklerin de kadınları herhangi bir şekilde rahatsız etmemeleri konusunda padişah adına irâde-i seniyyeler (padişahın emirleri) yayınlanır ve bu ilânnameler basılarak halka dağıtılırdı. Esnafın Ramazan ayından istifade ederek fiyatları yükseltmeye kalkışmasını önlemek için özel bir tedbir alınarak, yiyecek, içecek veya giyim, yakacak gibi ihtiyaç maddelerinin fiyatları bir bir belirlenir, bu fiyatlar listelenerek Şaban ayının son günlerinde ilân edilirdi. Ayrıca Ramazan boyunca askerlere dinî vazifelerini huzur içinde yerine getirmeleri aykırı bir davranışta bulunmamaları hususunda da tenbihnameler yayınlanırdı. Ramazan boyunca devlet memurlarının mesai saatleri ramazana göre yani iftar ve namaz vakti göz önüne alınarak ayarlama yapılır, toplu taşıma araçları ona göre hareket ederdi. Bütün bunlar için ayrı ayrı tenbihnameler yayınlanıp, ilân edilirdi.

YEDİ YERDEN ATILAN TOP

Başlığa “Atılan Top” diye yazınca, bir süre çocukluğumun Ramazanlarına gittim. İftar vaktinde saatimiz de olmasına karşın, kulağımız yine toptaydı. Konu komşu başını kafesli pencerelerden uzatır, birbirlerine “ top atıldı mı? duydunuz mu” diye sorardı. İşte bu atılan top, Osmanlı’dan kalan bir adetti şehrimizde. Osmanlı zamanında da İstanbul’da tam yedi yerden iftar ve imsak topu atılırdı: Selimiye Kışlası, İcadiye Mahallesi (Üsküdar), Serasker Kapısı (bugünkü İstanbul Üniversitesi Rektörlük Binası), Tophane-i Âmire, Baruthane, Salı Pazarı önündeki Utarid Karakol Gemisi. İnsanlar bu atılan topla oruç tutar, yine bu topun atılışıyla oruçlarını açarlardı.

CUMHUR MÜEZZİNLİĞİ

Tasavvuf mûsikisinde “topluca ve belli bir tertip üzerine yapılan müezzinlik” anlamına gelir, “cumhur müezzinliği”. Kadroları çok olan büyük camilerde bütün müezzinlerin katılımıyla oluşan bir korodur. Ramazanlarda teravih namazı esnasında bu müezzinler bazen hep bir ağızdan bazen de sıra ile tekbir, tesbihat, ilahiler, salavatnâme (tasliye), Âyetü’l Kürsî ve minarelerden temcid okurlardı. Özellikle Ramazanlarda minarede iki müezzin birlikte veya karşılıklı ezan irâd ederlerdi huşu içinde.

ÜÇ BİN OKKA ATİNA BALI

Teravih namazından sonra bütün cemaate şerbet dağıtılması adettendi. Bu gibi hayırların yapılması vakıflar aracılığıyla olurdu. Bu vakıfların ileri gelenlerinden birisi de Sultan IV. Mehmed’in annesi Hatice Turhan Sultan’ın Yeni Cami yanındaki vakfıdır. Bu cömert sultan, vakfiyesinde bu hayrın nasıl yapılması gerektiğini ayrıntısıyla anlatmış ve ona göre de ödenek ayırmıştır. Bu vakfiyede belirtilen hükümlere göre caminin üç kapısında bekleyen görevlilerce camiden çıkan herkese şerbet dağıtılıyordu. Hem de Atina balından. Şimdi diyeceksiniz ki bu bal için taaa Yunanistan’a mı gidiliyordu. Atina nere İstanbul nere? Atina dediysek bu Atina başka Atina. Yunanistan’a gitmenize gerek yok. Çünkü bu Atina Türkiye’de. Şaşırdınız değil mi? Efendim eskiden Rize’nin Pazar ilçesinin adı Atina’ymış. Ve oranın da balı dünyaca ünlüymüş. İşte bu bal bizim Atina’dan geliyormuş. Hoş, o zamanlar, öteki Atina da bizimdi ya! Neyse.
Bu Atina balından her yıl üç bin okka yani yaklaşık olarak üçbin altı yüz kilo bal satın alınırdı, bu şerbet için. Ve caminin her bir kapısından otuz üç okkalık baldan şerbet yapılarak dağıtılırdı. Ramazan’ın yaza rastgeldiği dönemlerde ayrıca dağlardan kar getirtilerek, soğuk olması için, bu şerbetin içine konulurdu. Bütün bunlar en ince ayrıntısına kadar Hatice Sultan’ın vakfiyesinde yazmaktadır. Şimdi envaî çeşit içeceklere kolayca sahip olduğumuz için bu şerbetin ne kadar makbul olduğunu hayal bile edemiyoruz. Düşünün bir kere, yüzlerce yıl önce bulunması hatta alınması bile imkansız olan bu pahalı Atina balından yapılan şerbeti ve bu şerbetten içenlerin ağızlarında kalan tatla yaptıkları tatlı duaları…

RAMAZAN DAVULU

Ramazan’ın sembollerinden biri de davulcuydu. Şimdilerde özellikle büyük şehirlerde önemi yitirmiş ve yavaş yavaş mazideki yerini almaya başlayan Ramazan Davulcusu. Tam mazi olmadı. Hâlâ bazı semt ve şehirlerde çalsa da zannederim eski hâlinden eser yoktur şimdi. Çünkü Dersaadet’te Ramazan başlar başlamaz davulcular yola dökülürdü. Fesinin üzerinde yemenisi, çapraz yeleği, püsküllü koyu kırmızı kuşağı, gümüş kordonlu saati, koyu lacivert poturuyla. Ayak oyunları yaparak, döne döne çalardı davulunu. O zamanın davulcuları da zarif insanlardı. Ahali onu seyretmek için pencerelere çıkar, yollara dökülürdü, sahur vakti.

“Besmeleyle çıktım yola
Selâm verdim sağa sola
A benim şevketli efendim,
Ramazan-ı Şerifin mübarek ola”

Veya:
“Ne uyursun ne uyursun
Bu uykudan ne bulursun
Al abdesti iki gözüm
Cennet-i alâyı bulursun”
Ramazan davulcuları genellikle mahalleyi iyi tanıyan mahalle bekçilerinden olurdu. Yanında da elinde fener tutan bir yardımcısı bulunurdu. Ramazanın on beşinde ve sonunda da bahşiş toplamak için mahalleyi dolaşır ve manisinde şöyle derdi::

“Bekçiniz kapıya geldi
Cümlenize selâm verdi
Darılmayın iki gözüm
Bahşişin almaya geldi. ”

Bunu duyan ev sahibesi de kafesli penceresinin arkasından ona:
“Duvardan kedi atladı
Bekçinin ödü patladı
Merak etme bekçi baba
Bey kesesin yokladı. ”
Diye nazire yapardı.

DİŞ KİRASI

Ramazan ayında Osmanlı’da devlet adamları ve nazırların saray ve konaklarında her akşam iftar verilmesi adettendi. Bu iftarlara zengin-fakir herkes katılabilirdi. İftar yemeğinden sonra, iftara katılan misafirlere çeşitli hediyeler ve paralar verilirdi. Bunun adına da “Diş Kirası” denilirdi. Bu uygulamayı ilk olarak Fâtih Sultan Mehmed’in veziriazamı Mahmud Paşa’nın başlattığı bazı kaynaklarda belirtilmektedir. Mahmud Paşa, düzenlediği ziyafetlerde nohutlu pilavların içine altında nohut koydurur, yemek esnasında o altından nohutlar kimin kaşığına gelirse onun olurdu. Dişinin arasına sert altından bir nohut geldiğinde kişi sevinir mi yoksa acı mı çeker bilinmez ama dikkat edilmezse maazallah diş bile kırılabilir. Kim bilir belki de bunun için denildi bu “diş kirası” sözü. Neyse şaka bir yana bu uygulama çok rağbet görmüş olmalı ki. sonraki yıllarda yarı resmi bir hâle dönüştü. Ama altından nohutlu pilav olarak değil, yemek sonrası altın, para ve çeşitli hediyeler verilmesi şekline dönüşerek. Özellikle Sultanın saraylarında ziyafete gelen halk, yemekten sonra harem ağaları vasıtasıyla saygılarını bildirirler, karşılığında da derecelerine göre hediye ve para verilirdi. Harem ağası hediyeleri verirken öpüp başına koyar, davetliler de hediyeleri aynı şekilde mukabele ederek alırdı. Böylece halk hem yemek yemiş hem de bu yemek yeme karşılığında hediye ve para almış olurdu. Kim bilir, belki de davet veren ev sahibi, bu yemeğe katılan misafirlerin dişlerini yemeğe katıldıkları için kiralamış ve bu kiralamanın bedelini de hediye ve parayla ödemiş oluyordu. Doğrusu böyle bir kiraya bugün bile hayır diyen olmaz. Gerçi bırakın diş kirası adı altında hediyeleşmeyi, günümüzde misafirlere iftar sofrası kurmak bile başlı başına külfet, yük görünmekte bazı istisna insanlar hariç. Oysa Dersaadet Ramazanlarında fakirin sofrası bile herkese açıktı. Ve insanlar güçleri yettiğince etrafındakileri ağırlamaktan büyük bir haz duymakta, iyilikte yarışmaktaydılar, padişahları gibi.

RAMAZANİYELER

Osmanlı’da Ramazan önemli bir yere haizdir. Dolayısıyla bu, edebiyata da yansımaktadır. Özellikle de Klasik Türk (Divan) Edebiyatına. Divan edebiyatımızda “Ramazaniye” adı altında Ramazanı konu alan pek çok manzume vardır. Ramazaniye; Ramazan ayı vesilesiyle başta padişah olmak üzere, devletin ileri gelenlerine sunulan 10-20 beyitten oluşan kasidelerdir. Bu kasidelerde Ramazan konu edilir, ramazanın önemine dikkat çekilir, gelişinin müjdesi gidişinin hüznüne eklenir, böylece duygular ve beklentiler bu kasidelere yansırdı. Mesela; aynı zamanda müftü de olan divan şairi Sâbit’in

“Dehen ü destini meyhare yudu sahbâdan
Kûze-i bâdeyi ibrîk-i vuzû etti heman”
beytiyle nükteli bir dille Ramazanın ilânı ile sarhoşların bile bu ayı ihya etmek için ellerindeki içki sürahisini abdest ibriğine dönüştürdükleri anlatılır. Bu kasidelerden bazıları ilahi olacak niteliktedir. Meselâ, Üftâde Hazretleri’nin bu ayın bitişine üzüldüğünü anlatan şu mısraları gibi:
“Ey dostlarım ağlaşalım
Oruç ayı gitti yine
Hasret ile inleşelim
Oruç ayı gitti yine. ”

HUZUR DERSLERİ

Fâtih Sultan Mehmed zamanında padişahın bizzat kendisinin de katıldığı ilmî sohbet ve tartışmalar, 1759 yılından itibaren iki yüz yıl kadar Huzur-ı Hümayun Dersleri adı altında düzenli olarak yapılmaya başladı. Bu derslerde Kadı Beyzavî Tefsiri’nden âyetler okunur, bu âyetlerin her yönüyle incelemesi yapılırdı. Her yönüyle incelendiği için bazen bir konuya ait dersler yıllarca sürerdi. Mesela; Bakara Sûresi’nin ilk otuz âyetinin tefsiri, Ramazan’dan Ramazan’a tam beş yılda tamamlanmıştır.

MUKABELE

Ramazanda mukabele evlerde ve konaklarda okunduğu gibi, camilerde devrin ünlü hafızları tarafından da tilâvet edilirdi. Çeşitli vakıflar camilerin ihtiyaçlarını karşılardı. Kur’an okunurken buhurlar yakılır, zengin olan aileler, mukabeleyi okuyan hafızların oturması için minderler yapıp gönderirlerdi. Evlerde de mukabeleyi kadın hafızlar okurdu. Bazı camilerde namazlardan önce birer cüz okuyan vazifeli kişiler vardı. Bunlara “cüzhan” denilirdi. Ayrıca devlet tarafından halkı irşadla görevlendirilen âlim ve hafızlar, okunan âyetlerin manaların açıklayarak halka vaaz ederlerdi. Mukabeleler genelde Ramazandan on beş gün önce başlar, Kadir Gecesi bitirilip, duası edilirdi.

ÇÖPE ATILMAYAN TOZLAR

Topkapı Sarayı’nda bulunan Hırka-i şerif dairesi’nin padişah dahil olmak üzere kırk kadar görevlisi vardı. Ramazan-ı Şerif’in on kinci günü Hırka-i Saadet ve diğer mukaddes emanetler Revan Köşküne getirilir, boşalan daire kıyı köşe süpürülürdü. Süpürülen bu tozlar, itina ile bir yere toplanıp, biriktirilir, biriktirilen bu tozlar, Peygamberimiz(s.a.v.)’nin yüce varlığının emanetlerindeki tecellisine hürmeten, avludaki mermer bilezikli, bronz kapaklı kuyuda itina ile muhafaza edilirdi. Odanın . çinili duvarları, nişler, kapılar gül suyuyla silinir, temizliğin ardından öd ve amber yakılarak Hırka-i Şerif Dairesi tütsülenirdi. Ardında götürülen emanetler geri getirilerek yerlerine konur, Ramazan’ın on beşinde. padişah, arz ağalarıyla beraber odaya girerek, büyük gümüş sandığın içindeki küçük altın sandığı altın bir anahtarla açarak, Peygamberimiz’in hırkasının bulunduğu bohçayı kucaklayarak alır, bizzat kendisi tarafından hazırlanan serginin üzerine kordu. Orada yedi işlemeli bohça incilerle bezenmiş şeritlerinden sıyrılarak teker teker yine padişahın kendisi tarafından açılır, üzerine “destimal” adı verilen, ortasında ve kenarlarında kalıpla ve baskı tekniğiyle beyitler yazılmış olan ince tülbentlerden biri örtülürdü. Öğle namazından sonra şeyhülislâm, vezirler ve diğer devlet erkanı Hırka-i Saadet Dairesine gelirler. Daha önceden hazırlanmış olan bu destimal denilen örtülerden birini alarak hırkanın üzerine koyarak bu tülbent üzerinden Peygamberimiz’in hırkasına yüz sürerlerdi. Sonra bu tülbenti o günün hatırası olarak alıp, huzurdan büyük bir huşu içinde ayrılırlardı. Bu hırkaya değen tülbent, o yüce Peygamberin şefaati ümit edilerek öldüklerinde kefenlerinin içine konurdu. Başta padişah olmak üzere bu kutsal emanetler işte böyle büyük bir heyecan ve hürmetle ziyaret edilirdi. Hırka-i Saâdet Dairesi sadece Ramazanda değil, diğer zamanlarda da Osmanlı için önemli bir ibadet ve merasim mekanıydı. Padişahlar tahta çıkınca ilk biati burada alır, kızlarının nikah törenleri burada yapılır, savaşlarda cepheye götürülecek sancak-ı şerif buradan çıkarılırdı. Ayrıca çeşitli vesilelerle yapılan dualar burada icra edilir, şehzadelerin hatim, padişahların “irsâl-i lihye”(sakal bırakma) dua ve törenleri de bu dairenin önünde yapılırdı. Mukaddes Emanetler Dairesi’nin, padişahın kendisi de dahil olmak üzere kırk kadar görevlisi vardı. Ayrıca Has Oda hademelerinden her gün dört kişi Hırka-i Şerif Dairesi’nde kalarak burada nöbetleşe Kur’ân-ı Kerîm okurdu. Burada her gün yirmi dört saat fasılasız Kur’an okunması geleneği ilk Osmanlı Halifesi Yavuz Sultan Selim ile başlar, ve sonraları bu gelenek, kanun haline dönüştü. Halen bugün de burası Kur’an tilâvetiyle hemhal olmaktadır.

RAMAZAN KERMESLERİ

Osmanlı’da her sene Ramazan ayında halka açık bir kermes (sergi) yapılırdı. Ramazan yaklaştığında, bizzat padişahın emriyle başta Hereke İpekli Dokuma ve Halı Fabrikasından olmak üzere memleketin çeşitli yerlerinden getirilen baharat, şekerleme, Kütahya porselenleri, oyuncak ve yiyecekler, ağızlıktan tesbihe kadar envai çeşit mallar, Bayezid Camii avlusunda sergilenirdi. Bu sergiler Dârülaceze gibi hayır kurumları için tertip edilirdi. Bu günkü anlamda bir tür kermes olan bu serginin başına da satış memuru olarak güvenilir kişiler konulurdu. Bu kermese rağbet büyüktü. Kimileri konaklarında veya evlerinde iftar vakti ağırlayacakları misafirlere “diş kirası” olarak vermek üzere buradan hediyelik eşyalar seçerken, kimileri de iftariyelik yiyecek veya şekerleme veya baharat alırdı. Büyük bir coşku içinde yapılan bu alış-verişten elde edilen kazanç da hayır kurumlarına kalırdı.

DİREKLERARASI

Vezneciler- Şehzadebaşı yolunun Onaltımart Şehitleri ve Dedeefendi Caddeleriyle birleştiği noktalar arasında kalan bölümüne, burada yer alan kâgir dükkanların önünde bulunan alçak mermer sütunlar üzerine oturtulmuş olan revaklardan dolayı “Direklerarası” denilirdi. Direklerarası önceleri yeniçerilerin gezinti alanıyken, sonraları etrafında bulunan camiler sebebiyle özellikle ramazanda halkın eğlence ve kültür merkezi olmuştur. Koskoca imparatorlukta herkes sabaha kadar ibadetle meşgul değildi tabiiki. Bugün olduğu gibi o zamanlarda ramazan denince aklına farklı aktivite ve eğlenceler gelen bir takım insanlar da vardı kuşkusuz. Bunlar iftardan sonra yatsı namazına hatta sahura kadar direklerarasında vakit geçirir, Karagöz-Hacivat, meddah, ortaoyunu veya tiyatro seyreder, kahvehanelerde, kıraathanelerde şairleri, edebiyatçıları veya sanatçıları dinlerlerdi. Ama bu Direklerarasında Ramazanın özüne uymayan hiçbir eğlence veya taşkınlık olmazdı. Her şey belli bir çerçevede, saygı sınırları içinde yapılırdı.

GAYRİMÜSLİMLER RAHATSIZ OLMASIN DİYE

Ecdadımız o kadar nazik, o kadar ince düşünceliydi ki sahur vakti çalan ramazan davulcusunun güzergahı üzerinde bir gayrimüslim mahallesi varsa oraya yaklaştığında davulunu çalmaması emredilmişti. Gayrimüslim teb’a rahatsız olmasın diye. Devlet-i Aliyye’nin farklı inanca mensup halkının hukukuna karşı gösterdiği bu hassasiyet takdire şayan. Bunun karşılığında da gayrimüslim halk aynen yöneticilerinin bu örnek hareketini kendilerine model edindikleri için olsa gerek, onlar da oruç tutan Müslüman halka saygıda kusur etmiyorlar. Kandillerde ve Ramazanda Balat ve Fener gibi gayri müslimlerin çoğunlukla yaşadığı semtlerde birçoğunu kendilerinin işlettiği meyhaneleri kapatıyorlar. Kepenklerini indirip, üzerine “Ramazan dolayısıyla kapalıyız” yazan kağıtlar yapıştırıyorlardı. Gayrimüslimler bile Ramazanda Ramazana, oruç tutana saygı gösterirken, günümüzde ecdad hoşgörüsünden ve saygısından, nasibini almamış, Müslüman kardeşlerimizin bu mübarek ay boyunca yaptığı saygısızlığa ne demeli bilmem ki…

FATMA TOKSOY

Kaynaklar:
1- Mustafa Küçük, “Değişen Biz Miyiz Ramazan-ı Şerif mi?”, İstanbul Müftülüğü Kültür Yayınları (Ramazan Özel) sy.5, 2008 İstanbul. ss. 54-58.
2- Nurettin Albayrak, “Geçmiş Zaman Olur ki?”, İstanbul Müftülüğü Kültür Yayınları (Ramazan Özel) sy.5, 2008 İstanbul. ss. 80-83.
3- İbrahim, Refik, Dersaadet Ramazanları, Ramazan (İstanbul 2007). Ss. 8-10.
4- “Diş Kirası” TDV DİA, c.IX(İstanbul 1994), s.375.
5- Nebi Bozkurt, “Mukaddes Emanetler” TDV DİA, c.XXXI, (İstanbul 2006), ss. 108-111.
6- Nebi, Bozkurt, “Mahya” TDV, DİA, c. XXVII, (Ankara,2003), ss. 396-398
7- Nebi Bozkurt, Doğan, Yavaş, “Mukaddes Emanetler Dairesi” TDV DİA, c.XXXI, (İstanbul 2006), ss. 111-114.

Bu Yazı Aynı Zamanda Seyyide Dergisi‘nde Yayınlanmıştır.


Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: