Mecmûa-i Fevâid

on July 29, 2013

ÇUBUK

(Bir Beykoz âşığı Sayın Osman Akbaşak’ın arşivinden aldığımız Ayhan Türker tablosunda, Çubuklu, iskelesi ve ardında o ünlü “gazino”dan kalan ağaçlar görülmekte.)

 

Herkesin bir hikâyesi vardır. Semtlerin de… Hep merak ederim İstanbul’daki semt isimlerinin hikâyesini… Biraz kitap sandığımı karıştırdım. Birazcık da artık naftalin kokan ansiklopedileri. Bulduklarımı sizlerle de paylaşayım dedim. Ne dersiniz? Hazırsanız sizinle şöyle bir Feyzâbâd’a doğru yola çıkalım. Sultan I.Bayezid’in hüküm sürdüğü yıllara gidelim. II. Bayezid, o zamanlar Trabzon valisi olan oğlu şehzade  I. Selim (Yavuz Sultan Selim)’in bir davranışına kızarak onu İstanbul’a çağırır. Bu günkü Çubuklu semtinin bulunduğu yer o zamanlar padişahın av bahçesidir. Bu bahçede II. Bayezid (Bayezid-i Veli) oğlu şehzade Selim’e öfkelenip elinde bulunan sekiz çubukla ona vurur. Sekiz çubuk ama ne çubuğu? Kızılcık çubuğu. Kızılcık sopası yani. Yanlarında Evliya Çelebi’nin hikâye etmesine göre Kara Şemseddin adında bir tasavvuf ehli de vardır. Onun yanında cereyan eder bu olay. Dahası var. Bu vurduğu sekiz kuru çubuğu padişah oğlunun eline verir ve: “Oğlum, üzülme, zikr eyle, zikr tarihinden sonra te’dibimle saltanat senindir.  Biraz evvel yediğin bu sekiz kuru çubuğu al yere dik. Sekiz sene meyvesini yiyesin inşallah” diye dua eder. Yavuz Sultan Selim de alır bu sekiz kuru çubuğu oraya diker. Ve dua eder: “Yarabbi! Bu kuru ağaçlara meyve ver. Ve meyvesini de dünyaca meşhur eyle.” Kendisiyle beraber, babası II. Bayezid ve Kara Şemseddin Hazretleri de bu duaya âmin der.  Bayezid-i Veli’nin mi, Yavuz Sultan Selim’in mi yoksa Kara Şemseddin Hazretleri’nin mi duası kabul olmuştur yani keramet kimdedir bilinmez, ama bizim bu sekiz kuru kızılcık çubuğu zamanla yemyeşil birer ağaç olur. Bir meyve verir ki sorma gitsin! Yanında Medine Hurması küçük kalır. Tatlı mı tatlı, iri mi iri kızılcık meyveleri… Her biri beşer dirhem ağırlığında… II. Bayezid’in oğluna vurduğu bu sekiz çubuk dilden dile dolaşarak bu Hasbahçenin adı da o gün bu gündür ÇUBUKLU olarak anılmaktadır. Unutmadan söyleyeyim Çubuklu o zamanlar köydür.  O olaydan sonra da kızılcık ağaçlarıyla da ünlenir… Yavuz Sultan Selim’e gelince; o da tam sekiz yıl hükümdarlık sürer Osmanlı tahtında… Sekiz çubuk sekiz yıla tekabül eder ve babasının dediği de hakikat olur böylece…

Çubuklu ile ilgili bir başka söylentiye göre de Çubuklu, burada yapılan çubuk lülelerinden almıştır adını. Çubuk lülesi ne mi? Bakın onu da anlatayım: Osmanlı’da tütün başta olmak üzere “tiryak” denilen afyon ve benzeri keyif verici maddelerin içilmesi için kullanılan, uzun bir pipoya benzeyen alettir. Lüle denilen kısım ise, ucuna takılan ve içine tütün koyulan aparattır ve bu Çubuklu’da bulunan kireç ocaklarından çıkarılan kireçli topraktan yapılırdı. İşte bu çubuk ve lüleye kinaye olarak bu yerin adı Çubuklu olarak anılmıştır.

Öyle ya da böyle Çubuklu Osmanlı’da padişah bahçesidir. Padişah bahçelerine o zamanlar Hasbahçe denirdi. Asıl Hasbahçe haricinde İstanbul içinde yine padişahlara ait olan Hasbahçe veya Hadâik-i Hassa  denilen bu bahçelere Bostancı Ocağından yetiştirilen ve Bostancıyân-ı Hassa denilen görevliler bakardı. Osmanlı Sultanları zaman zaman fırsat buldukça Biniş-i Hümâyûn yaparlardı günü birliğine. Biniş-i Hümâyûn da ne mi? Biniş, binmek fiilinden türetilmiş bir kelime. Padişahın gezi, dinlenmek, avlanmak ya da ziyaret amaçlı İstanbul dışında bir yere gitmesi demektir. Hümâyûn ise padişaha ait manasındadır. Bu geziler Biniş-i Hümâyûn’dan başka Biniş-i Saltanat, Teşrif-i Saltanat adıyla da anılırdı. Bu geziler küçük ama pek şatafatlı olurdu. “Biniş Saltanat Alayı” özellikle pazartesi Perşembe günleri, geziye çıkılırdı. Hele bir de hava açıksa denizden yapılırdı “Saltanat Binişi”.

Nereden nereye geldik… Biz yine dönelim Çubuklu konumuza. 150.000 m²’lik alana yayılmış olan Çubuklu Korusu Boğaziçi’nin en sevilen mesire yerlerinden biriydi.  Başbakanlık Osmanlı Arşivlerindeki Mevacib Defterleri’ndeki (Osmanlı’da memur ve askerlere verilen maaşların yazıldığı defter) kayıtlara göre, 1574-1595 yılları arasında III. Murad’dan sonraki dönemlerde Çubuklu’dan “Bahçe-i Çubuklu” diye bahsedilmektedir. Çubuklu, 1703-1730 yılları arasında III. Ahmed zamanında imar edilmiş, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa buraya büyük bir havuz ve güzel bir çeşme yaptırmıştır. Bundan sonra da Çubuklu Mesiresi “FEYZÂBÂD” diye anılır olmuştur. Feyzâbâd ismini taşıyan bu Çubuklu Mesiresi’nden kala kala burada bulunan namazgâhın mihrap taşı kalmıştır günümüze… Bir de Nedim’in Göksu’nun havasını nahoş bulduğunu, Çubuklu’nun da yoğun, kalabalık olduğunu belirten ve sevdiğine Sa’d-âbâda kadar çekerek kayığı tenhalara gitmeyi teklif eden şu beyti:

“Göksu bir nâ-hoş havâ şimdi Çubuklu pek zihâm

Sevdiğim tenhâca çekdirsek mi Sa’d-âbâda dek” (Nedim)

Sadece Osmanlı döneminde değil Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde de ünlüdür Çubuklu. Çubuklu’da, iskelenin arkasında, şimdi sadece asırlık ağaçları kalan ünlü Çubuklu Bahçesi, 1920’li ve 30’lu yıllarda başta Hafız Burhan olmak üzere devrin büyük gazelhanlarının katıldığı “Gazel Geceleri” ile meşhurmuş. Boğaz’da yaz gecelerinin o muhteşem sessizliğinde, Hafız Burhan’ı, tabii ki mikrofon-hoparlör olmadan, Beykoz’dan, Beykozlular sükût ile dinler, mest olurlarmış. Son mısrası ile ünlü, Yahya Kemal Beyatlı’nın “Çubuklu Gazeli”ni Uşşak makamında gazel olarak Münir Nurettin Selçuk tarafından bestelenmiş ve Çubuklu’daki bu yerde Hafız Burhan tarafından aynı şaheserlikte icra edilmiştir.  Nedim’i vermişken Beykoz aşığı Yahya Kemal Beyatlı’nın bu ünlü gazelini de buradan terennüm etmeden geçmeyelim:

“GEZİNTİ

Kandilli’den Çubuklu’ya çıktık gezintiye;
Yalnız kürek sadâsı gelen bir kayıktayız.
Bizler mi vakti hoşça geçirmekteyiz bugün?
Şüphem budur: Vakit mi geçirmektedir bizi?
Zihnim neden kapıldı bu sonsuz düşünceye?

Bir yanda boşluğunda hudûd olmayan semâ;
Bir yanda dâimâ uzayıp bitmiyen zaman.
İnsan bu tezad içinde fikirler mırıldanır.
Bâzan çöküntüler, kırışıklardan ürkeriz,
Bâzan de neş’esizce: ‘Vakit geçmiyor’ deriz.

Silkin ve sakin ol ! dedim, âvâre gönlüme,
Artık kederli hisleri bir bir içinden at !
Eylül ferahlığında giderken Çubuklu’ya,
Geçmiş, geçen veyâ gelecek vakti duymadan,
Âheste çek kürekleri mehtâb uyanmasın !”
(Yahya Kemal Beyatlı)

Evet, aheste çek kürekleri aman Çubuklu uyanmasın!

FATMA TOKSOY

 

 ÇUB

KAYNAKLAR

Evliya Çelebi, Evliya Çelebi Seyahatnamesi: 1.Kitap: İstanbul: Topkapı Sarayı Bağdat 304 Yazmasının Transkripsiyonu Dizini, Haz. Orhan Şaik Gökyay, İstanbul: YKY, 1996, 1. Kitap, s.s. 198-199.

Erdem Yücel, “Çubuklu”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, İstanbul: Tarih Vakfı; Ankara: Kültür Bakanlığı, 1994, c.II, s.s. 533-535.

Orhan Erdenen, Adım Adım İstanbul:  Rumeli Hisarı’ndan Kızkulesi’ne 2700 Yıllık Bir Yürüyüş, İstanbul: İstanbul Büyükşehir Belediyesi, [t.y.], s.s.233-235.

Dündar Ali Kılıç, Üsküdar Hasbahçeleri, Üsküdar Sempozyumu: 3-5 Kasım 2006 Bildiriler, edit. Coşkun Yılmaz, İstanbul: Üsküdar Belediyesi, 2007, c. IV, s.s. 425-433.

Bu yazı Seyyide Dergisi ve Milli Gazete‘de yayınlanmıştır.


Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: