Mecmûa-i Fevâid

MEDENÎ (!) AVRUPA’NIN GÖKKUBBESİNDE UÇAN SÜPÜRGELİ CADILAR

on July 29, 2013

cadı

Hep merak etmişimdir, Avrupa veya Amerika kaynaklı filmlerde, bir cadı, bir hayalet, bir vampir, bir şeytan, bir cin, bir büyücü korkusu neden vardır diye? Bize çok komik gelen, dinimiz gereği inanmadığımız yaratıklardır cadılar, vampirler hayaletler. Tamam, bizim de üç harfli cinlerimiz, şeytanlarımız vardır, ama onlardan da sığınırız Muavvizeteyn Sûreleri’yle, yani Kuleüzülerimizle Allah’a. Biliriz ki onlar bize zarar veremezler Allah’ın izniyle. Ha bir de Hızırımız vardır, zaman zaman bazılarımıza görünüp, yardım eden. Hızır’dır ve asla kimseye zarar vermez. Onu gören göz abat olur. Kısacası bizler öyle dinimizde olmayan şeylerden korkmayız, dinimiz de bizi korkutmaz zaten.

Hatırlar mısınız bilmem 1970’li yıllarda televizyonda bir dizi vardı. “Tatlı Cadı.”. Burnunu kıvırınca her şeyi birden değiştirirdi. Elinde sihirli güçler vardı. Süpürgesiyle havalarda uçar, bir yerden bir yere ışınlanırdı,  saniyede. Şimdiki çocuklara da bolca izlettirilen Sihirli Annem, Selena, Bez Bebek, Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter, Kurt Adam ve daha niceleri. Bizleri de alıştırıverdiler cadılara, sihirli güçlere. Ya küçükken okuduğumuz şimdilerde de çocuklarımıza okuttuğumuz Külkedisi, Pamuk Prenses, Oduncunun Çocukları, Grimm Kardeşler vs. vs. Cadılar, cüceler, süpürgeli cadılar, konuşan aynalar, büyücüler, arabaya dönüşen kabaklar, periler, daha neler neler. Bunlar da bizim edebiyatımız değil, Medenî Avrupa’nın edebiyatı. Biz ve çocuklarımız zevkle okurken, onların çocukları korkarak okumuş olmalılar bu kitapları. Çünkü cadılar, büyücüler Avrupa semalarında süpürgeleriyle fink atmakta, Ortaçağdan (yani 1430-1780’li yıllardan) günümüze. İslamiyet Arabistan semalarında miladi 632lerden itibaren yükselip, Osmanlı’da zirveye ulaşırken,  Medeniyetler Beşiği (!) Avrupa semalarında cadılar uçuyordu süpürgeleriyle. Yeryüzünde yakılmış dağ gibi ateşten kaçıyorlardı belki de. Bir ateş ki devasa.

yakılan cadı

Bir ateş ki beklemekte büyük bir iştahla avını. Ateşi fazla bekletmemek için yola çıkar şövalyeler, dükler,  kontlar, vikontlar, papazlar, rahipler, soylular. Sürek avıdır bu. Önde can havliyle kaçan cadılar, kadınlar, cadı kadınlar! Arkada onları yakalamaya çalışanlar. Yakalanmaları an meselesi. Derken yakalanıverirler. Zincirlerle zincirlenip, sürüklenerek getirilirler meydana. Devasa ateş ağzını açmış, yalayıp yutmaya hazırlanmakta onları. Ateşin bir müddet daha beklemesi gerekir, yemeğini. Çünkü insan hakları vardır onlarda, bunu göstermek için ateşi bekletirler. Önce mahkemeye çıkarılır bu kadınlar. Ateş beklemektedir iştahla, yalana yalana… Ama beklesin biraz daha. Adaletli davranmak için(!) kanıtlara, deneylere ihtiyaç vardır. Önce 35 soru sorulur kadına. İlk soru: “Büyülere inanır mısın?” kadın “evet” derse büyücülerle ilişkisi var demektir bu. Karar verilir suçlu. “Hayır” derse, bu defa da dinsiz olur, dinine muhalefet etmiş olduğu için kâfirdir, yakılmayı hak eder. Sorular peş peşe eklenir: “Cadı mısın?” Kadın “Hayır ben cadı değilim”dir, doğal olarak. O dehşetengiz ateşi görüp de ben cadıyım diyebilir mi? O da diyemez. İtiraf edemediği ve şeytanın etkisi altında kaldığı düşünülerek bir dizi deney yaparlar kadına insanlık (!)adına, yanlış karar vermemek için. Önce “ağlama” deneyine tabi tutulur kadın. Daha doğrusu ağlayamama. Eğer kadın ağlarsa mesele yok. O zaman başka şeyler de denenir cadılığını ispatlamak için. Ama ağlayamazsa işte o an işi bitti. Çünkü şeytanla işbirliği içindedir. Şeytan onun ruhunu kuşatmış ağlamasını engellemiştir. İşkence başlar. Sağ gözünden dökülecek birkaç damla gözyaşını görebilmek suçsuzluğunun delili olacaktır.

cadı1

Bunun için başlarlar işkenceye. “Ne olursun ağla, ağla da suçsuz ilan edelim seni” demek için temiz bir niyetle din uğruna yapılır bu işkenceler. Kızdırılmış kor gibi demir çubuk verilir semaya açılan ellerine. Avazı çıktığı kadar bağırmaktadır kadın. Acıdan bayılır. Ellerine bakar mahkeme jürisi, hâkimler, papazlar. Eğer elleri tam yanmamışsa veya az yanmışsa onun şeytan ve yandaşları tarafından korunduğunu ispatlamış olurlar. O yüzden bu defa da ellerine sivri uçlu, kesici büyük iğne veya ince uçlu kesici şiş benzeri aletler alırlar. Kadınının üzerindeki kıyafetleri çıkarıp, çırılçıplak bırakırlar. Vücudunu incelemeye başlarlar. Vücudundaki ben, siğil,  doğum lekesi gibi lekelere veya benlere bu sivri kesici şişi sokarlar. Kan kaybedip ölmesini de istemezler hani. Çok insancıldırlar.  Kanın akıp akmamasına bakarlar. Eğer kan akarsa şeytan alt edilmiş, yok edilmiş olur. Ama kan akmazsa yine kadın şeytanla işbirliği içindedir. Şeytan ve kadın. İşbirliği. “Kadın şeytandır” diye bazı erkekler kızınca söylerler. Acaba gerçekten şeytanla işbirliği yaptığımızdan mı yoksa Avrupalı kafasının bizim erkeklere de sirayet ettiğinden mi söylenir bu söz valla araştırmaya değer. Neyse, biz yine dönelim medenî(!) Avrupalılara. Düşünün kadını yakmamak için nasıl da uğraşıyorlar? Kadıncık kendini aklasın diye denemedikleri yöntem kalmıyor. İğne deneyi de sonuç vermeyince kadını alıp bir terazinin kefesine koyuyorlar. Tartmak için. Günahlarını değil, kadını tartmak için. Terazinin diğer kefesine de kilisede bulunan İncili koyuyorlar. Kadın günahsızsa İncil şahitlik yapar gibi bulunduğu kefe ağır gelecek, kadın kurtulacak. Ama her nedense bu tartımlarda kadının bulunduğu kefe ağır basıyor. Cadı ya ondan, belliydi ta başından beri cadı olduğu. Bu tartı da tartıp cadıyı, ortaya çıkarıyor tüm günahlarını.

cadıı

Bütün bunlardan sonra kadın hâlâ sağsa, kadının ellerini ve ayaklarını bir koyun bağlar gibi önden birbirine bağlayıp,  halatla sarkıtıyorlar bir köprüden aşağıya. Halat Allah tarafından seçilmişlerin, papazların rahiplerin kısacası günahsızların elinde. Günahkâr kadınsa halatın ucunda. Ağır ağır indiriliyor soğuk suya, nehre veya denize. Suda batmadan kalırsa veya su yüzeyinde bedeni yüzerse, yine kesin şeytanla işbirliği içindedir. Ve içindeki şeytanın yok edilmesi gerekir. O yüzden eğer cadı kadın batmadıysa, onu sabırsızlıkla ve büyük bir iştahla bekleyen ateşin ağzına veriyorlar. O kadını büyük bir oburlukla kapan ateş, güzel bir ziyafet çekiyor sayelerinde. Etrafa toplanmış, günahsız erkekler, diğer kadınlar, çocuklar, papazlar, rahipler, şövalyeler, kontlar, vikontlar. Vazifelerini hakkıyla yapmış olmanın verdiği bir rahatlıkla evlerine gidip, uyuyorlar, ne de olsa bu av onları çok yordu.

Suya elleri ve ayakları bağlı sarkıtılan kadın

(G. Franz “Cadı testi” karakalem çalışması 1878  Suya elleri ve ayakları bağlı sarkıtılan kadın)

Merak ediyorsunuz suya bırakılan kadın ya batarsa? O zaman kurtuluyor değil mi der gibi soran gözlerle okuyor gibisiniz yazımı. Evet, o zaman kurtuluyor kadın. Suya batar batmaz boğuluyor. Bu da onun kurtuluşu demek. Çünkü doğduğunda su ile kutsanıyor. Öldüğünde de su ile kutsanmış kabul edilerek ruhunun öbür dünyaya arınmış bir halde gönderildiği düşünülüyor. Kurtuluşa erdirilen bir ruh. Bütün bunları sadece kadını şeytandan ve onun işbirlikçilerinden kurtarmak için yapmaktalar. Kötü bir niyetle değil, asla. Bazen dibe batan kadını çıkarıp ölüme terk etmiyorlar, oradan kurtararak, daha başka türlü işkencelere tabi tutuyorlar. Hem kendisinin cadı olduğunu kabul etmek zorunda kalıyor bu işkenceler sonrası, hem de başka cadıları öğrenmek isteyen hâkime belki de işkence bitsin diye masum kişilerin de adını veriyor kadın. İşkenceler genelde ölümle sonuçlanıyor.  Bazen de bu cadıların yaşamalarına izin veriliyor. Hatta bazısı kilise tarafından uygulanacak olan ıslah programlarına dâhil ediliyor… Hele kadın bir de güzelse.

engizisyon12 (1)

Yine de insaflıdır mahkeme başkanları, hâkimleri. Belli kaideleri vardır suçlularla ilgili. Ağır suçlar için iki kez, çok ağır suçlar için üç kereden fazla işkence yapılmamalı diyerek lütfederler, cadı lehine. Bu arada bu konuyla ilgili kitaplar da yazılır. Kimler cadıdır, cadılar nasıl anlaşılır, onları konuşturmak için hangi işkence yöntemleri kullanılmalı, büyücülerin, cadıların İncil’deki yeri ve dinî hükmü, cadılara karşı yapılması gereken hukuki düzenlemeler gibi konularda önemli bilgiler vermekte, şövalyelere, papaz, rahip, kont ve vikontlara,  dolayısıyla halka. Erkeklere.  Okuyup, bu kitapları bilgilenmeli ve bu doğrultuda cadı kadınları tespit edip, insanlığa faydalı olmalılar. Tam 29 baskı yapan bir kitabın yazarı, bu konuda büyük çalışma ve araştırmalarda bulunan iki müfettiş: “Jacob Sprenger” ve “Henrich Kramer (İnstitoris).” 1487 yılında Papa VII. İnnocent tarafından böyle bir kitap yazmakla görevlendirilen iki müfettiş ve tam 29 baskı. Büyük şehirlerden, Avrupa’nın en ücra köşelerine kadar ulaşarak birçok kesimin başucu kitabı olur. 1487 yılından 1669 yılına kadar… Kitabın adı da ilgi çekici, “Büyücülerin Kafasını Ezecek Balyoz.” Veya “ Cadıların Çekici” veya asıl ismiyle; “Malleus Maleficarum”. Diğeri de Saksonya Yüksek Mahkemesi aslî üyesi olan hukukçu Benedikt Carpzov’un kitabı. “Pratica Rerum Crimialium”. Bu da bir hukuk kitabı. Cadılara hemen ceza verilmemeli, ağır suçlar için iki kez, çok ağır suçlar için üç kereden fazla işkence yapılmamalı diyerek lütfeder cadı lehine. O zamanların en adil kitabıdır, Carpzov’un bu kitabı.

wicca_cadilik_maji_buyu_02

Buna göre cadılara yapılacak işkence en fazla üç aşamalı olmalı. Birinci aşamada işkence görecek sanığa yani cadıya işkence aletleri gösterilmeli ki tedirgin olup, korkudan dili çözülüp, itiraf etsin cadılığını. İtiraf etmezse; ayak ve elleri ayrı ayrı tahta zemine iple bağlanıp, el ve ayak başparmakları çivilenir, çarmıha gerilir gibi. Sonra el ve ayaklarından farklı yönlere çekilerek gerilmeye başlanır. Çok ağır suçluysa bu defa vücutları korlaşmış odun kömürü parçalarıyla dağlanır. Tırnaklarının üzerine çakılan tahta kamalar ateşe verilir, ta ki tırnaklarını yakana kadar. Ancak bütün bunlar açık suç delilleri olursa yapılmalı yoksa adil bir şekilde hükmedilmemiş olur. En fazla üç kere yapılan bu işkenceye rağmen kadın cadılığını itiraf etmezse serbest bırakılmalıdır. Tabii cadı sağ kalırsa… İşkence kurallarına göre yapılır, üstelik tutanak da tutularak. Ne kadar medenî bir hukuk değil mi Batılıların bu hukuku?

cad

Peki, kim bu cadılar?  Bu kadar eza cefayı hak edecek ne yaptılar? Suçları neydi?

Suçları şifalı otlarla şifa dağıtmalarıydı insanlara. O devrin doktorları ki hepsi erkekti, kadınlar asla doktor olamazdı. O devrin erkek doktorlarının dağıtamadığı şifayı bu kadınlar otlarla ilaç yaparak, dağıtınca suçlu oluyorlardı. “Hastayı büyücülükle, sihir yaparak iyileştirdi.  Şeytanla iş birliği içinde.  Bu kadınların  olağanüstü güçleri var.”diye erkek doktorlarca kıskanılıp, suçlanırlardı. Tek suçları,  erkek doktorların iyileştirmeyi başaramadığı hastayı iyileştirmeleri…

Bir kadın doğum yaparken doğum sancısını geçiren ilaç mı yaptı, bu da suç. Bu kadın da suçlu! Çünkü İncil’e muhalefet etti. Âdem’i günaha sürükleyen Havva’ydı. Ve bu yüzden o ve onun nezdinde bütün kadınlar Yehova’nın en ağır lanetine uğradılar: “Allah kadına dedi: Zahmetini ve gebeliğini ziyadesiyle çoğaltacağım, ağrı ile evlat doğuracaksın ve arzun kocana olacak, o da sana hâkim olacaktır.”(Kitabı Mukaddes, Tekvin, 3,4/16) İşte bu emir gereği, kadın doğum yaparken acı çekmeli. Eğer acısını giderecek ilaçlar verilirse Kutsal Kitaba muhalefet etmiş olur bu ilacı veren kişi. Dolayısıyla kâfirdir cadıdır, Yakılmalı! Kadınlara süslenmeyi öğretti,kadınları cazip hale getirdi, bu suçtur!

Verdiği ilaçlarla bir annenin  karnındaki bebeği zayii etti bu da yakılma sebebi.

Evinde kurbağa, zehirli ot gibi büyü yapmaya yarayan malzeme mi var, kesin cadıdır.

O mevsim havalar normalin üzerinde mi seyrediyor, yani çok sıcak mı gitmekte? Suçlu bu kadın cadılar. İklim büyüsü yaparak iklimi değiştirdiler. Bu yüzden yakılması gerek bu cadıların!

 Havalar çok soğuk mu geçti, 1568 yılındaki “küçük buzul çağı”diye adlandırılan zaman gibi? Suçlu bu cadılar. Büyü yaptılar kış uzun ve soğuk geçti. Bu cadılar da yakılmalı!

Tarım ürünlerinin fiyatları mı arttı suçlu yine bunlar, kadınlar.

Veba salgını mı oldu kesinlikle bu günahkâr kadınlardır suçlu. Kısacası ayaklarına taş takılsa suçludur kadın cadılar. Gözlerinin üzerinde kaşları varsa yine suçlu bu cadılar yakılmalı!

Yaşlı kadın cadılar, şeytanın kötülük ortakları, bunlar büyücü, bunlar her cumartesi günü süpürgelerine binerek şeytanın başkanlığında yapılan toplantılara katılırlar. Büyücü ve muhabbet tellalıdırlar. Genç kadın cadılar ise şeytanlarla, rahiplerle, siyah kedilerle, soylularla ilişki içindedirler. Onları baştan çıkartmaktadırlar, güzeldirler. Bazıları zengindir, onların mallarını müsadere edebilmek için, cadı suçlaması yapılır  ve bu suçlama sonunda gelen ceza: Yakılmalı!

Komşu kadın, kıskanıp hemcinsini cadılıkla suçlar. Kıskanılıp cadı diye ispiyonlanır. Bir soylu veya papaz kadını çok beğenip elde edemedi, bir yafta asılır boynuna: Cadıdır!

 Avrupa’da tam 350yıl (1430-1780)  süren bu cadı avı esnasında kimi araştırmacıya göre elli bin ilâ yüz bin kimilerine göre iki milyon ilâ dört milyon hatta dokuz milyona kadar çıkan öldürülmüş bir insan var. Binlerce, milyonlarca insan binlerce, milyonlarca cadı. Bu öldürülenlerin tahmini yüzde sekseni kadın. Diğer yüzde yirmisi çocuk cadılar ve erkek kâfir veya azılı suçlular. Çoğunluğu kadın olan yüz binlerce, milyonlarca cadı. Avrupalıların sürek avı bereketli geçmiş, milyonlarca cadı avlanıp, ateşin iştahlı ağzına atılmış.

Osmanlı dönemine denk gelen bu yıllarda Osmanlı Avrupa’sında durum neydi merak edip onu da araştırdım. Macaristan ve Polonya’daki Hristiyanlar, cadı avına çıkmak istemişler ama Osmanlı bunlara izin vermemiş. Osmanlı topraklarında kadınları yakamamışlar. Osmanlı yönetimi altındaki Avrupa’da yönetim yakılmalarına hatta yargılanmalarına bile izin verilmemiş. Ama cadı diye niteledikleri kadınları yakamayan bu medenî Hristiyan ahali birleşip, gördükleri yerde kibarca o cadıyı linç etmişlerdir.

bacı

(Orta Müslüman kadınlar teşkilat bile kurmuştu. Anadolu Kadın Teşkilâtı: Bacîyân-ı Rûm)

O devirlerde Müslüman kadınları ne âlemdeydi biliyor musunuz? Peygamber döneminde yani Asr-ı Saâdet’te kadının konumunu anlatmaya ne hacet! Aişe validemizden tutun da sahabe hanımlarına kadar hepsi özgür, dini inançlarını yaşayan, okuyan, ilim tahsil eden, savaşlara katılan, toplumda erkeklerle baş başa verip, belli bir düzende değer verilen kadınlardı. Hem dinlerini yaşadılar, hem miras hakkı, seçme hakkı, ilim öğrenme hakkı elde ettiler. Zaman zaman özellikle Peygamberimiz (s.a.v.) sonrası bu haklarından bazen kısıtlamalar olsa da, hiç bir kadın cadı olmadı, yanmadı, yakılmadı. Selçuklu ve Osmanlı’da kadınlar serbestçe yuvalarını yönetip, dinlerini yaşadılar. Şair oldular, gönülleri mest ettiler,  doktor oldular şifa dağıttılar, ilaçlar yaptılar, hemşire oldular, savaşa katıldılar. Yeri geldi fabrikalarda atölyelerde çalıştılar. Vakıflar kurup yönettiler. Gelinleri, kadınları süsleyen kadın, cadı değil, hanımdı. Ticaret yapan kadınlar Müslüman kadınlardı. Yeri geldiğinde erkeğine baş kaldıran, özgürce düşüncesini Peygamberini bile söyleyebilen Müslüman kadın ve Avrupa’daki Medenî- Avrupalı kadın.

Merak ediyorum acaba o devrin Müslüman kadınları Avrupa’da hemcinslerine karşı düzenlenen bu sürek avını görseler ne yaparlardı? Avrupalı diğer hemcinsleri gibi erkekleri destekleyip suçlu suçsuz o insanları yakılmasını seyirci mi kalırlardı, yoksa onları Allah rızası için koruyup kollarlar, evlerinde saklarlar mıydı? Peki ya Avrupa’daki o cadı kadınlar, onlar Osmanlıdaki hemcinslerinin kendilerine göre çok çok daha özgür ve serbest olduğunu görünce ne yaparlardı? İmrenirler miydi hemcinslerine? Bir tarafta belli disiplinler içinde ama olabildiğince hür ve özgür Doğulu Müslüman kadınlar, diğer tarafta ise medenî, Batılı Avrupalı yakılan kadınlar, cadılar, cadı kadınlar!

Batı kaynaklı modern korku filmlerine baktığımızda hâlâ bu medenî Batı’nın cadılar, hayaletlerle ilgili konularda filmleri yaptıklarını görmekteyiz. Hatta öyle fantastik filmler çekiliyor ki  -Kuzuların Sessizliği veya Testere filmleri gibi- sanki senaristler 1487 yılında yazılmış olan “Büyücülerin Kafasını Ezecek Balyoz.” gibi cadılara yapılması gereken işkenceleri ayrıntısıyla anlatıp, yer yer de resimleyen o kitaplardan mı esinleniyorlar diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Medeniyetler beşiği (!) Avrupa semalarında; taa 1430’lu yıllardan günümüze kadar, asırlar katederek gelen cadılar uçuyor süpürgeleriyle. Yeryüzünde yakılmış 350 yıllık, dağ gibi ateşten kaçıyorlardı belli ki. Bir ateş ki devasa. Bir ateş ki beklemekte büyük bir iştahla avını. Ateşi fazla bekletmemek için yüzyıllardır yol alan şövalyeler, kontlar vikontlar, papazlar, rahipler, soylular, insanlar. Sürek avıdır bu. Önde can havliyle kaçan cadılar, kadınlar, cadı kadınlar! Arkada onları yakalamaya çalışanlar.

Tepemizden süpürgesine binmiş bir cadı mı geçti ne?

FATMA TOKSOY

KAYNAKLAR:

  • George Duby, Michelle Perrot, Christiane Klmapisch vdğr., Kadınların Tarihi Ortaçağ’ın Sessizliği, çev: Ahmet Fethi , İstanbul:Türkiye İş Bankası Kültür yayınları, 2005, c. II.
  • Haydar Akın, Ortaçağ Avrupası’nda Cadılar ve Cadı Avı, Ankara: Dost Kitabevi Yayınları,2001.
  • Kitabı Mukaddes, İstanbul: Kitabı Mukaddes Şirketi,1976, s.3
  • Salih Akdemir, “Tarih Boyunca ve Kur’ân-ı Kerîm’de Kadın”, İslâmî Araştırmalar Dergisi, Ankara:…..c.V, Sayı:4, 1991, s.s.260-270.
  • Hasan Ali Gökdemir, Hıristiyanlıkta Kadın , [Tez, Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi, 1994.], s.s.82-84.

 Bu yazı Seyyide Dergisi ‘nde yayınlanmıştır.

 


Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: