Mecmûa-i Fevâid

TESETTÜR ÂYETLERİNE TESETTÜRSÜZ BİR BAKIŞ

on August 20, 2014

tesettur_ile_ilgili_ayetler

KUR’AN ÂYETLERİYLE PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN ASRINA YOLCULUK

TESETTÜR ÂYETLERİNE TESETTÜRSÜZ BİR BAKIŞ

Son yıllarda gitgide tırmanan ve zulüm mesabesine gelen ve şimdilerde çözüme ulaştırılmaya çalışılan bir sorun: Tesettür, namı diğer: Türban. Her kafadan bir ses, her ağızdan bir yorum çıkmakta. Ben de bu ayın esbâb-ı nüzûl sayfasında tesettürle doğrudan ilgili âyetlerden olan Nûr Sûresi’nin 31. âyetiyle Ahzab Sûresi 59. âyetini ve nüzul sebebini açıklamaya çalışacağım. Ama önce 30. Âyetten başlayacağım açıklamama. Çünkü bir emir gelmekte kadınlara ama kadınlara o emir gelmeden önce erkekler ikaz edilmekte yüce Allah (c.c.) tarafından. İşin bu yönü hem erkekler hem de bayanlar tarafından görmezden geliniyor. Hatta o erkekleri yetiştiren biz bayanlar o emri çocuklarımıza ne ölçüde öğretebiliyoruz? Ya da biliyor muyuz Nûr Sûresi 30. âyette ne buyrulmakta? Dilerseniz önce onu görelim:

قُل لِّلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ ذَلِكَ أَزْكَى لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا يَصْنَعُونَ

 

Kul lil mu’minîne yaguddû min ebsârihim ve yahfezû furûcehum, zâlike ezkâ lehum, innellâhe habîrun bimâ yasneûn(yasneûne).

 

“Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini (bakışlarını) indirsinler (Haramdan sakınsınlar.), ırzlarını (mahrem yerlerini) korusunlar. Bu onlar (kendileri) için daha temizdir. Şüphesiz Allah yaptıkları şeylerden haberdardır.”

Gözlerinizi Sakının! Bu emir hem mü’min erkeklere hem de mü’min kadınlara aynı anlamda -diğer âyette açıklayacağım üzere -gelmekte. Her iki cinse de aynı emir. Aynı anlama gelen İlahî bir ikaz! Bakışlarınızı harama çevirmeyin, sakının. Yalnızca baş gözlerimizi mi? Hayır! Gönül gözlerimizi, kalp gözlerimiz, niyet gözlerimizi de sakınacağız haramdan! Bunu bu emri öncelikle oğullarımıza, beylerimize kardeşlerimize duyuracağız, anlatacağız. Kadınları bakışlarıyla da olsa rahatsız etmemeyi öğreteceğiz. Demeyeceğiz elinin kiri! İffet erkek için de geçerli. Allah (c.c.) onlara da açık açık buyuruyor: Namusunuzu koruyun, iffetli olun. “Furûcehum” kelimesindeki “hum” onlar yani erkekler demek olan zamirdir. “Furûc” kelimesi ise “ferc” kelimesinin çoğuludur ve “ferc”den maksat kadın veya erkeklerin genital organları ve makatlarıdır yani avret mahallidir. Bu da şehvetinizin peşinde haram olana koşmayın, zina yapmayın, harama bakmayın demektir. “Peygamberimiz (s.a.v.) Ali (r.a.)’a: ‘Ey Ali! Bir bakışın arkasına diğerini salma. Bakışına bakış ekleme. Birincisi senin hakkın olabilirse de, ikincisi senin hakkın değildir, senin aleyhinedir. Yani birinci bakıştan sorumlu olmasan bile ikinci bakıştan sorumlusun.   ’ buyurmuştur.” [(Tirmizî, Edeb28,(2778); Ebû Dâvud, Nikâh 44,(2149).] Veda Haccı’nda Has’am kabilesinden genç bir kadın Hz. Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanına gelip, hacla ilgili bir soru sorar. Bu sırada Hz. Peygamberin yanında bulunan amcasının oğlu Fazl kadına, kadın da Fazl’a bakmaya başlamıştır. Durumu gören Peygamber Fazl’ın yüzünü (eliyle kadından) başka tarafa çevirmiştir. Bu olayı gören amcası Abbas merak ederek sorar: ‘Ey Allah (c.c.) ’ın Resûlü! Neden Fazl’ın başını öteye büktün?’ Peygamberimiz (s.a.v.). “İkisini de birer genç görüyorum. Onlar hakkında şeytanın şerrinden emin değilim.’ buyurur.” [Tirmizî, Hacc 54,(885).] Bu olayda yüce Peygamber erkeğin yani Fazl’ın başını çevirmiştir. Kadını uyarmamıştır. Oysa onu da uyarabilirdi ama o önce Fazl’ı uyardı, o da sözle değil, kibar bir hareketle. Sonra kadının sorusunu cevapladı. Ama bu konu ile ilgili bir uyarı yapmadan. Demek ki kadın hangi hal ve kıyafette olursa olsun önce erkek kendini nizama sokacak ve kadına bakmayacak. Kendini şehvetten ve haramdan koruyacak. Ayete ve bu hadise göre kadınların görünümü nasıl olursa olsun, mümin erkeğin kendini bu tür şehvetlerden korumakla yükümlüdür. Bu da en önce gözlerden başlıyor. Yüce Allah (c.c.) ’ın; “Gözlerini indir, mahrem yerlerini koru, haramdan sakın!” buyruğuyla. Böyle yapan erkekler meşru olmayan yollardan kendilerine bulaşacak kirlerden, namussuzluktan ve günahtan korunup, temiz kalacaklardır. Bu da toplumun temiz kalması demektir.

Şimdi gelelim biz kadınlara:

وَقُل لِّلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَى جُيُوبِهِنَّ وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ أَوْ آبَائِهِنَّ أَوْ آبَاء بُعُولَتِهِنَّ أَوْ أَبْنَائِهِنَّ أَوْ أَبْنَاء بُعُولَتِهِنَّ أَوْ إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي إِخْوَانِهِنَّ أَوْ بَنِي أَخَوَاتِهِنَّ أَوْ نِسَائِهِنَّ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُنَّ أَوِ التَّابِعِينَ غَيْرِ أُوْلِي الْإِرْبَةِ مِنَ الرِّجَالِ أَوِ الطِّفْلِ الَّذِينَ لَمْ يَظْهَرُوا عَلَى عَوْرَاتِ النِّسَاء وَلَا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ مِن زِينَتِهِنَّ وَتُوبُوا إِلَى اللَّهِ جَمِيعًا أَيُّهَا الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

 

Ve kul li’l-mu’minâti yağdudne min ebsârihinne ve yahfazne furûcehunne ve lâ yubdîne zînetehunne illâ mâ zahera minhâ, ve’l-yadribne bi humurihinne âlâ cuyûbihinne ve lâ yubdîne zînetehunne illâ li buûletihinne ev âbâihinne ev âbâi buûletihinne ev ebnâihinne ev ebnâi buûletihinne ev ıhvânihinne ev benî ıhvânihinne ev benî ehavâtihinne ev nisâihinne ev mâ meleket eymânuhunne evi’t-tâbiîne gayri ulî’l-irbeti miner ricâli evi’t-tıflillezîne lem yazharû alâ avrâti’n-nisâi ve lâ yadribne bi erculihinne li yu’leme mâ yuhfîne min zînetihinn(zînetihinne), ve tûbû ilâllâhi cemîan eyyuhe’l-mu’minûne leallekum tuflihûn (tuflihûne).

 

“Ve mü’min kadınlara söyle! Gözlerini (bakışlarını) indirsinler (haramdan sakınsınlar), Irzlarını (namuslarını), avret mahallerini korusunlar! Kendiliğinden görünen (zahir olan) kısımlar hariç, ziynetlerini (ziynet yerlerini) teşhir etmesinler (göstermesinler). Başörtülerini yakalarının üzerine koysunlar (salsınlar). Ziynetlerini (süslerini) kocaları yahut babaları yahut kocalarının babaları yahut oğulları yahut kocalarının oğulları yahut kardeşleri yahut kardeşlerinin oğulları yahut kız kardeşlerinin oğulları yahut kadınları yahut ellerinin altında bulunanları yahut kadına ihtiyacı bulunmayan erkeklerden tâbi’leri yahut henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklar hariç kimseye açmasınlar (göstermesinler.). Gizledikleri süslerinin bilinmesi için (bilinsin diye) ayaklarını yere vurmasınlar! Ey mü’minler, topluca, hep birlikte Allah’a tövbe ediniz ki felâha (kurtuluşa) eresiniz.”

Evet, mü’min kadınlara söyle gözlerini haramdan sakınsınlar, bakışlarını indirsinler, ırzlarını, iffetlerini korusunlar. Aynen 30. âyette erkeklere gelen emir bu âyette de kadınlara geliyor. Gözler kalbin aynasıdır. Kalpten geçen iyi ya da kötü her duygu gözlere yansır. Psikolojide bizlere gözle temas öğretilir karşımızdaki insanı dinlediğimizin değer verdiğimizin işareti olarak gözle temas kurun derler Ama erkeklere de tembihlenmez sana bakan her göz seni tahrik için veya seni beğendiği için bakmaz diye. Biz kadınlar iyi niyetle de olsa bir yabancıya baksak adam kimi zaman işkillenip, yanlış anlayıp, musallat oluverir hanıma. Yanlışlık nerededir derseniz bize öyle öğreten psikolojik öğretilerde. Bunlara aldanıp erkeğin gözünün içine bakan biz kadınlarda. Çünkü bir adama dik dik veya uzun süre bakanlar genelde hayat kadınlarıymış. O sebeple kalbinde şehvet bulunan ister İslâmiyeti uygulasın ister uygulamasın bazı erkekler o bakıştan nem kapar, o bakıştan hüsnüyelenip kendini bir şey sanır ve kadını rahatsız eder. Yani kadını yine bazı kadınların davranışlarından esinlenerek onlarla aynı kefeye koyma gafletini gösterir. Bu da yine biz kadınların suçu. Çünkü o erkekleri de yetiştiren kadınlar, anneler. Onlara açık da olsa kapalı da olsa her kadının hayat kadını olarak adlandırılamayacağını öğretse eminim bunlar yaşanmaz. Kaldı ki dinde hayat kadını ile ilişki serbest dilediğinizi yapabilirsiniz diye bir emir de yok. Yani anlayacağınız her şey kadın olsun erkek olsun nefis terbiyesi, vicdan ve merhametten ve harama el uzatmamaktan, harama bakmamaktan geçiyor. Kadının isteği dışındaki her muamele ister fiili olsun ister sözlü dinde yeri yok. Merhametin, vicdanın empatinin bizde yerleşebilmesi dinimizi bilmekten geçiyor. Bütün bu kötü durumların yaşanmaması için de yüce Mevlâ yüzyıllar ötesinden biz kadınlara sesleniyor, “Gözlerini haram olandan sakın!” Baş gözlerini haramdan, gönül gözlerini de Allah (c.c.) ’tan gayrisinden çevirsinler! İffetlerini korusunlar.

tesettur_ortunme

Şimdi geldik örtüye. Var mı yok mu tartışması yapılan âyete. Bunu tek tek açıklayalım. “ziynetlerini yani süslerini, güzelliklerini, içlerine giydikleri elbiselerini göstermesinler, kendiliğinden görünen kısım hariç.” Kendiliğinden görünen kısım hangisi? Yüz, eller ve ayaklar. Aişe(r.anha)’nın naklettiğine göre, bir gün kardeşi yani Peygamberimiz’(s.a.v.)’in baldızı Esmâ bint Ebû Bekr (r.anha), üzerinde tenini gösterecek kadar ince bir elbise giymiş olarak Peygamberimiz(s.a.v.)’in huzuruna girer. Peygamber, onu bu durumda görünce, yüzünü yana çevirip: “Esma, kadınlar buluğ çağına erdikten sonra, şurası ve şurası hariç, diğer yerlerini örtmelidir. Git, örtün de gel!” dedi ve yüzü ile ellerini işaret etti. [Ebû Dâvud, Libas 34, (4104).]

Nûr Sûresi’nin otuzuncu âyetinin nüzûl sebebi müfessirlerce şöyle açıklanmakta: Cabir b. Abdullah’ın anlattığına göre ayetin nüzûlıyla ilgili rivayet şudur: Esma binti Mürşide (Mersed) Harise oğulları kabilesindeki yerinde (kendisine ait olan hurmalıkta) bulunmaktadır. Yeterince örtünmemiş bazı kadınlar onun yanına girmeye başlarlar. Ayaklarındaki halhalları, gerdanları, göğüsleri ve zülüfleri görünmektedir. Esma: “Ne kadar çirkin!” der. Bunun üzerine Allah (c.c.) bu ayeti indirmiştir.

tesettür yarım

Ve’l-yedribne bihumurihinne ala cuyubihinne Başörtülerini yakalarının üzerine vursunlar yani salsınlar. Yukarıdaki bu âyetin iniş rivayetinden de anlaşıldığı üzere kadınlar yeterince örtülü değiller. Bu âyet gelmeden önce de Arap kadınları başlarını örtüyorlardı. Ama nasıl? Başörtülerini boyun, kulak, zülüf, gerdan gibi yerlerini de örtecek şekilde bağlayan hanımlar bulunduğu gibi genel çoğunluk bu konuda oldukça serbest hatta pervasızdı. Başörtülerini arkadan sırtlarına doğru salıp ya da yalnızca arkadan , enselerine bağlayıp boyun, gerdan, kulak ve zülüflerini açıkta bırakarak, erkekler arasında gerdanı açık olarak dolaşır (elbiselerinin yakaları geniş olduğundan gerdanın tamamı açıkta kalmaktaydı), gerdanını herhangi bir şeyle örtmezlerdi.

tesettür araplar

Böylece boynu, saç örgüleri ve kulaklarındaki küpelerini de teşhir ederlerdi. Bu durum öyle bir hal almıştı ki hür kadınla cariye ve köle kadın birbirinden ayırt edilemez olmuştu. Arap erkekleri cariye sanıp hür olan kadınlara da çirkin tekliflerde bulunup askıntı olabiliyorlardı. Gerek cahiliye döneminde, gerek diğer dinler döneminde gerekse en eski çağlarda bile binlerce yıldan beri hür kadın örtülü, cariye ve köleler ise açık gezerdi. Hatta bazı cariyeler erkekler rahatsız etmesin diye başlarını örtüp dışarı çıkma yolunu denemişler ancak o devirlerdeki hükümdarlar tarafından en ağır cezaya çarptırılmışlardı. Başörtüsü bir nevi asalet, hür olma elit olma, ahlaklı olma, iffetli olma sembolüydü toplumlarda. Kadına rahat hareket imkânı tanımaktaydı, karşı cins tarafından taciz edilmeksizin. Bu yüzdendi örtünmesi hür kadınların.

tesettür yarım benazir butto

Ancak eksik bir örtünmeydi bu, hatta baştan çıkarıcı tahrik edici bir örtü ve giyim tarzıydı onlarınki. İşte o dönemdeki kadınların örtünmelerindeki bu eksiklik başörtülerinin uçlarını arkalarından alıp, önlerine, göğüs üzerine salmalarıyla tamamlanabileceği için âyette yalnız başörtüsünden bahsedilmiştir. Allah Teâlâ mü’min kadınlara, başörtülerini genişçe yakaları yani gerdanları üzerine sarkıtarak, kulak, küpe ve boyunlarını da örtecek şekilde bağlamalarını ve böylece gerek görünüşleri, gerekse halleriyle örtünmelerini söylemiştir. “Bi humuruhinne yani -bi-humuru-hinne= onlar başörtülerini” öbeğindeki Humur kelimesinin müfredi “himâr” olup, “hamera-yahmiru” fiilinden isimdir. “Humur veya himar” kelimesi “bir şeyi örtmek” demektir.  Örtünülen ve örten her şeye “himar veya humur” denir. Ancak bu örtme eylemi başla ilgilidir. Kafa veya başı ilgilendiren bir örtmedir söz konusu olan. Bunun ispatı da aynı kökten gelen “Hamr” kelimesidir ki bu kelime sarhoşluk veren, sarhoş eden her türlü içki ve uyuşturucuya verilen addır. Sarhoşluk veren ve uyuşturan şeye neden “hamr” denilmiştir? “Hamr veya humr” kelimesi başla ilgili, kafayla ilgili bir tanımlamadır demiştik ya, bu içki ve uyuşturucu da zihni örtüp, aklı işlevsiz hale getirmiyor mu? Evet. O yüzden içki ve benzeri insanın aklını uyuşturan sarhoş eden şeylere “hamr” denilmiştir. Zihni örten, aklı etkisiz hale getiren. Eee akıl nerede? Başta değil mi? O halde “hamr veya humur” da başla ilgili bir örtme olmaz mı? Tabiiki. O halde bazı aydınlarımız ya bilmediğinden ya bile bile ya da bilinçli olarak örtüyü baştan alıp, kadının göğsü üzerine koyuveriyor. Sebep olarak da Allah (c.c.) “başınızı örtün” derdi “niye demedi burada?” diye savunuyor bu iddiasını. Oysa “Humur-himar” kelimesi, hem başla ilgili bir örtünmeyi kastetmektedir, hem de o devirde zaten kadınlar örtülüdür. Ama eksik bir örtüdür onu düzeltmek içindir bu kelimeyle gelişi örtünün. Onun için “Humur” denilişi. Şimdi üzerinde eteği olan ama fermuarı açık bir hanıma; “etek giy ve fermuarını kapa” denir mi? Tabiiki hayır. Dense bile hanım ne cevap verir? “Etek üzerimde ya!”demez mi? Der. O halde nasıl anlatılır? “Eteğini üzerine giy ve fermuarını kapa” yerine “fermuarını kapa veya fermuarın açılmış” denmez mi? Burada da durum aynı. Başta örtü var o yüzden başını ört denmiyor, zaten örtülü. Eksik olan yer söyleniyor. “Başörtülerini göğüslerinin veya yakalarının üzerine vursunlar” Eksik olan kısım bu ve tamamlanıyor böylece. “Ve’l-yedribne= Vursunlar.” Bu kelime “darabe= Vurmak” kökünden gelmekte olan bu kelimenin Arapça’da kırktan fazla anlamı vardır. Bu durum Türkçe’mizde de öyle değil midir? “Vurmak” kelimesi hem “dövmek”, hem “arabaya yük yüklemek”, hem “ses çıkarmak”, hem “çarpmak” hem “sapmak”, hem de “bağlamak, takmak, koymak” gibi pek çok manalara gelmiyor mu? Arapça’da da aynen öyle. Burada “darabe=yadribu=yadribne” şeklinde gelen bu kelime “başörtüsü vurunmak, yani takvaya uygun sıkıca başı örtmek, sıkıca bağlamak” demektir. “Sıkıca bağlayıp, salsınlar” Nereye? “Ala cûyûbihinne= yakalarına, yakalarının, boyunlarının üzerine.” “Cuyub” sözcüğü gömlek, elbise gibi kıyafetlerin göğsündeki yırtmaçtır. Yani gömlek veya elbisenin giyilirken başın girmesi için açılan yırtmaç, elbisenin yaka kısmı, boyna gelen bölümü demektir. Başörtülerini boyun ve gerdanlarının üzerine salsınlar ki onlardan hiçbir şey görünmesin. Gerdan kapansın.

tesettür çizgiyle

Bu âyet nazil olur olmaz, Peygamberimiz (s.a.v.) tebliğ etti ailesine ve sahabelere. Sonra neler mi oldu? Bakın Hz. Aişe validemizden dinleyelim gerisi: “Şüphesiz Kureyş (ve/veya Ensar) kadınlarının üstünlüğü vardır. Allah (c.c.)’a yemin ederim ki ben, Allah (c.c.)’ın kitabını tasdikte ve indirilenlere imanda ensar kadınlarından daha üstününü ve daha güçlüsünü görmedim. ‘Başörtülerini yakalarının üstüne salsınlar’ âyeti nazil oldu. Erkekleri evlerine dönüp herkes; Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğu bu âyeti karısına, kızına, kız kardeşine ve akrabasına okudu. Kadınların hepsi harmaniyelerini yırtarak başlarına örtü yapıp, uçlarını da göğüslerinin üzerine salarak, sıkı sıkıya kapandılar örtündüler (ihtemerne) ki Allah Teâlâ’nın kitabından indirmiş olduğuna iman etmiş ve onu doğrulamış, tasdik etmiş oldular. Sabahleyin namazda Allah (c.c.) Resûlünün (s.a.v.) arkasında baştan aşağı örtülü olarak durdular. Sanki başları üzerinde (kara) kargalar vardı.” Burada bazı müfessirler Sanki başları üzerinde (kara) kargalar vardı” cümlesindeki “karakarga” benzetmesini kadınların siyah giyinmiş olduğuna yorumlarlar. Ancak Bedriye Yılmaz bir taraftan bu yorumları objektif olarak verirken, diğer taraftan kendisi de farklı bir yorumda bulunarak aşağıdaki kaynaklarda ismini verdiğim yüksek lisans tezinin 60 ve 61. sayfalarında şöyle der: “Aynı rivayet Aişe’den değil de Ümmü Seleme’den de verilmekte, hanımlar örtünmek amacıyla bir rivayette peştamallarına, diğerinde izar veya diğer dış giysilerine, vb. örtü ve kıyafetlere yönelmekte; bir rivayette Muhacir hanımları rahmetle anılırken, diğerinde Ensar hanımları rahmetle anılmakta ve ‘karga’ benzetmesi bazı rivayetlerde yer almamaktadır. Rivayette geçen karakargalar benzetmesinin giyimlerinin renginden ziyade sabah vaktinin alacakaranlığındaki görünümleriyle (renklerin ayırt edilmezliği ile) ilgili olduğu farklı rivayetlerden anlaşılmaktadır. Hz. Aişe şöyle demiştir: ‘Resûlullah (s.a.v.), sabah namazını karanlıkta kıldırırdı da, müminlerin kadınları namazdan sonra (evlerine) giderler, karanlıktan dolayı tanınmazlar veya kadınların bazısı diğerlerini tanımazlardı.’ Bu rivayete göre karakargalar benzetmesinin giyimlerinin renginden ziyade sabah vaktinin alacakaranlığındaki görünümleriyle (renklerin ayırt edilmezliği ile) ilgili olduğu anlaşılmaktadır.” Bence bu da makul bir yorum, üstelik o dönemlerde böyle tek renk kumaş nasıl bulunabilirdi ki? Üstelik pek çoğunun harmaniyelerini (bir tür pelerin) yırtıp örtündüğünü düşünürsek.

.İster siyah ister renkli her kadın örtünmüş bu âyet nazil olduğunda, cariyeler ve köleler hariç. Ha bir de unutmadan söyleyeyim. Kadın yani hür kadınlar o arkaya attıkları başörtülerini, kederli üzüntülü oldukları zaman yani matem içindeyken açıyorlarmış. Bu açmanın sebebi ise bizdeki gibi özgürlük için değildir. Bunu da yine Bedriye Yılmaz hanımefendi şöyle açıklıyor aynı tezinin 61 ve 62. sayfalarında:

tesettür 1

“Başörtüsü kadının gücünü, mağduriyetini sembolize etmekte ve savaşlardaki yenilgilerde veya yakınlarını kaybettiği zamanlarda kadın bu gücün kendisi için de ortadan kalktığının ifadesi olarak başını açmaktadır. Bu açmada kadın saçını kesebildiği gibi, toz toprak saçarak v.b. yöntemlerle de kendini bir anlamda çirkinleştirmekte ve zelil düşüşünü ifade etmektedir. Tabi söz konusu rivayette geçen kadının baş açıklığını bu şekilde yorumlamak için bir delil bulunmamaktadır. Bu açıklamaların yapılmasının nedeni ‘baş açma’ nın anlamının günümüzden farklı, hatta zıt bir özellik arz edebildiğinin görülmesi ve olaylar/durumlar değerlendirilirken perspektifin anlam değişimleri dikkate alınarak belirlenmesinin gerekliliğidir.”

Nur Sûresi’ndeki örtünme emri Ahzab Sûresi, 59. Âyetiyle tamamlanır. Yani Nûr Sûresi 31. Âyeti ve Ahzab Sûresi 59. âyetleri kadının dış kıyafetini belirleyen, açıklayan âyetlerdir. Dilerseniz Nûr Sûresi 31. âyetinin diğer cümlelerini açıklamaya başlamadan önce kadınların dış kıyafetlerinin açıklandığı birbirini tamamlayan bu âyete de kısaca bir göz atalım:

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُل لِّأَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَاء الْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِن جَلَابِيبِهِنَّ ذَلِكَ أَدْنَى أَن يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا

 

Yâ eyyuhen nebîyyu kul li ezvâcike ve benâtike ve nisâil mu’minîne yudnîne aleyhinne min celâbîbihinn (celâbîbihinne), zâlike ednâ en yu’refne fe lâ yu’zeyn (yu’zeyne) ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).

 

Ey Nebi (Ey Peygamber)! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına (mü’min kadınlara) söyle, cilbâblarına (dış elbiselerine) sarınsınlar (örtünsünler). Bu, onların (cariye olmadıklarının, özgür, erdemli ve iffetli kadın olduklarının) bilinmesi ve onlara eziyet edilmemesi için daha uygundur. Ve Allah, Gafûr’dur (mağfiret eden), Rahîm’dir (Rahîm esmasıyla tecelli edendir, daha merhametli olandır).

 

“Celabihinne: Cilbâblarına” derken “cilbâb” kelimesinin manası anlayan-anlamayan herkes tarafından çok tartışılmaktadır. cilbab örtüyü baştan almak, baştan aşağıya sarkıtmak, salıvermek demektir. cilbab, başörtüsünün üzerinden alınan rida (pelerin, uzun şal) , kadınlara özgü; elbisenin üzerine giyilen, bol ve geniş dış kıyafettir. Kimilerine göre çarşaftır, kimilerine göre burka, kimilerine göre ihramdır, kimilerine göre bol pardösü ve türban yani başörtüsü, kimilerine göre car, kimilerine göre de atkı, bürük ve altına şalvar. Kimisi yüzünü de örter, kimisi peçeli, kiminin yüzü açık. Ama bu bir tercih meselesidir, belki bir gelenek. Ama en önemlisi de Allah (c.c.) ’ın emridir uygulanacak. Önemli olan giyinik ama çıplak olmamaktır. Sade, şık ama çekici değil, dikkat çeken değil. Kısacası cilbab dış kıyafetidir kadının. Ve yalnızca Peygamber hanımlarına değil, Müslüman hanımlara da gelmiş bir emirdir bu iki sûrede açıklamaya çalıştığım örtü. Bu âyetin de iniş sebebi diğeri gibi: Medineli fâsıklardan bir topluluk geceleyin karanlık bastığı zaman, Medine sokaklarına çıkar ve kadınlara sataşırlardı. Medine’nin evleri çok dardı. Ve evlerde tuvalet bulunmuyordu. Kadınlar akşam olunca ihtiyaçlarını gidermek için dışarı çıkarlardı. İşte o fâsıklar bu zamanı gözlerler ve üzerinde cilbab bulunan kadın görürlerse; bu hürdür, diyerek ondan kaçınırlardı. Üzerinde cilbab bulunmayan kadın görürlerse; bu cariyedir, derler ve ona saldırırlardı. Bunun için indi bu âyet. Şimdi o dönemin günümüzden ne farkı var? Erkek aynı erkek, kadınsa aynı kadın. Amaç kadını, dar çerçeveye sıkıştırıp, cinselliğinden faydalanmak isteyen veya gönül eğlendirmek veya eziyet etmek isteyen bazı sapık ruhlu erkeklerin şerrinden kadını korumak. Günümüzde köle ve cariyeler yoksa da onların yerini tutan özgür köleler ve kadınlığını kullanıp, yuva yıkan, erkeği baştan çıkarmaya endeksli, bir takım çevrelerce bedeni suistimal edilen bazı kadınlar var. Ve onların yüzünden iffetsizlikle suçlanıp diğer kadınlarla aynı terazide tartılan namuslu ama açık kadınlar ve yine genelde açık kadınlara uygulanan hoş olmayan tacizler ve bunu yapan sabit fikirli kişiler var. Örtü, işte bu ortamda hanımların daha özgürce hayata tutunabilmesini sağlıyor. Statüsünü belirliyor. Ne yazık ki katılmasam da bazı erkeklerin gözünde iffeti simgeliyor. İşte bu yüzden diyorum, dönem aynı dönem yani modern cahiliye, erkek aynı erkek, kadınsa aynı kadın. Emirse aynı emir. Kesin ve net: Tesettür. Ama nasıl? Giyinik çıplak mı? Tabiiki hayır.

tesettür deve başı

Tesettürlü bazı hanımlarımızın maalesef tesettürden anladıkları başka. Kıyafetler çarpıcı, dikkat çekici, hatta yırtmaçlı ve dar. Başları deve hörgücü gibi, uzun ve süslü. Yeri gelmişken burada onlara da seslenelim şu hadisle: “Peygamberimiz (s.a.v.) Ateş ehlinden iki sınıf vardır: Biri giyinmiş, çıplak kadınlar ki bunlar Allah (c.c.) ’a taatten dışarı çıkmışlardır. Bunlar başkalarını da baştan çıkarırlar. Başları deve hörgücü gibidir. Bu kadınlar cennete girmek şöyle dursun, uzaktan kokusunu dahi alamazlar.” Deve hörgücü gibi başlarını örtenlerden kasıt yani, sargı, külah, saç büklümleri ve benzeri şeylerle başlarını büyüten kadınlardır. Bedeninin rengini gösterecek ince elbiseler giyenler ki gerçekte elbise giymişler ise de bu anlamda çıplaktırlar. Yahut ziynetli elbiseler giyinmiş fakat takva elbisesinden yoksun olan kadınlar. Yahut da giyinik oldukları halde cennetten uzak olan kadınlar. Giyinmiş ve çıplak! Peygamberimiz (s.a.v.) Mısır’dan getirilen beyaz renkli kubâtî (beyaz ve ince) kumaşlardan sahabelerden birine verir ve: “bunu ikiye böl. Bir parçayı kendine kamis (gömlek) yap. Diğer parçayı da hanımına ver. Bununla kendine bürgü yapsın.” der ve tembihler: “Hanımına söyle bürgü yaparken bunun altına astar koysun da bedenini vasfetmesin!” İşte Müslüman bir hanımın kıyafetindeki incelik ve sadelik ölçüsü.

Bir sözüm de imanlı olup, nefsine yenik düşüp de örtünme emrini yaşlanıncaya bırakanlara: Biliyor musunuz, Nûr Sûresi’nin 60. âyetinde yüce Allah (c.c.) : Evlenme arzusu kalmamış menopoza girmiş olan yaşlı kadınların, kasten ziynetlerini göstermeye çalışmaksızın giysilerini (siyâbihinne) yani dış giysilerini bırakmalarında kendileri için bir günah yoktur. Ama sakınmaları, kendileri için daha hayırlıdır. Allah (c.c.) işitendir, bilendir.” (Nûr, 102/60 ) buyurarak, yaşlı kadınların, ninelerin dış kıyafet giyme zorunluluğunu hafifletiyor. Yani örtünme gençken, örtünme cazibeyi yok etmek için. Örtünme vücut hatlarını gizlemek, kötü gözlerden uzak olmak için. Örtünme, huzurlu bir yuva için, kıskançlıkları yok etmek için. Örtünmek Allah (c.c.) için. Hani “yaşlanınca örterim diyen” hemcinslerim, bacılarım! Bu âyeti gördükten sonra hâlâ aynı fikirde misiniz?

 tesettür 1

“Ziynetlerini (süslerini) kocaları yahut babaları yahut kocalarının babaları yahut oğulları yahut kocalarının oğulları yahut kardeşleri yahut kardeşlerinin oğulları yahut kız kardeşlerinin oğulları yahut kadınları yahut ellerinin altında bulunanları yahut kadına ihtiyacı bulunmayan erkeklerden tâbi’leri yahut henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklar hariç kimseye açmasınlar (göstermesinler.)”

Süslerini (ziynetlerini) kocaları veya babaları veya kocalarının babaları veya oğulları veya kocalarının oğulları veyahut kardeşleri veya kardeşlerinin oğulları veya kız kardeşlerinin oğulları veya kadınları veya ellerinin altında bulunanlar veya kadına ihtiyacı bulunmayan erkeklerden tâbi’leri veya henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklar dışında kimseye göstermesinler. Kadınlar süslerini, ziynetlerini kime gösterecekler? Öncelikle kocasına yani zevcesine sonra da kendisine mahrem olanlara. Nedir mahrem önce bunu açıklayalım: Mahrem; helâl olmayan, yasaklanan şey manasınadır.  Mahrem kelimesi dinimizde kendileriyle evlenilmesi yasaklanmış bulunan belli derecelerdeki akrabayı ifade eder.  Namahrem ise, aralarında evlenme yasağı bulunmayan kişiler demektir. Kadınlar namahrem sayılan kişilerin yanına örtülü ve ziynetleri, süsleri gözükmeyecek şekilde çıkabilirler. Mahrem olanların yanına ise süsleri ve ziynetlerini belli edep ölçüleri dairesinde açabilirler. Kimlerdir evlenme yasağı olan bu akrabalar? Saymış bu sûrede yüce Allah:  “illâ li buûletihinne ev âbâihinne ev âbâi buûletihinne ev ebnâihinne ev ebnâi buûletihinne ev ıhvânihinne ev benî ıhvânihinne ev benî ehavâtihinne ev nisâihinne ev mâ meleket eymânuhunne evit tâbiîne gayri ulîl irbeti miner ricâli evit tıflillezîne lem yazharû alâ avrâtin nisâi.” Şimdi sırayla görelim bu akrabaları: Birinci kişi eşi. Eşinin yanında her türlü kıyafetle bulunabilir hanımları. Çünkü eşinin hanımının hanımın da eşinin her yerine bakma serbestliği var. Kadın ziynetlerini, süslerini ona gösterebilir ve onun için eşi, sevdiği erkek için süslenir ve de süslenmelidir. Dışarıdaki erkeğe karşı süslü olmamalıdır. Yani moda deyimle prezantabl olmamalıdır. Hep merak ederim, iş ilanlarına gözüm iliştiğinde neden prezantabl kadın ararlar diye? Sade, temiz dürüst değil de prezantabl. Prezantabl Türkçe’de eli yüzü düzgün demekmiş. İlk anlamı bu. Ancak ilanlarda kullanılan prezantabl kelimesi ikinci anlamda yani gösterişli manasıyla çıkmakta karşımıza. . Süslü, gösterişli, zarif, dilbaz, cilveli, erkeklerin başını döndürecek kadar güzel ve güzel giyimli bir hanım ararlar. Neden? Satışlarında veya mağazalarına erkek müşterileri çekmek, işleri bağlamak için. Bazı kadınlar da bunu böyle değil de özgürlük olarak algılarlar nedense. Cinselliği göstermenin, çekici olmanın adı özgürlük(!)

Kadın, zevcesinin yani kocasının dışındaki şu erkeklere ise ziynetlerini gösterebilir ama edep çerçevesinde. Eşine gösterdiği kadar değil tabiiki. Kim bu erkekler? Kadının oğlu, babası, kız kardeşinin oğulları yani yeğenleri, erkek kardeşleri ve onların erkek çocukları, yani yeğenleri,  kadının eşinin babası yani kaynatası, kadının eşinin dedesi, eşinin başka hanımdan olan oğlu yani kadının üvey oğlu. Buraya kadar gördük ki yakın akrabalardan yukarda sayılanların yanında kadın günlük kıyafetiyle durabilir. Ancak burada kadının amca ve dayısı bahsedilmemiş.  Amca ve dayı da mahremdir kadın için. Yani ebediyen haramdır onlara kadın. Nikâh düşmez.  Bunu da eşi Hz Aişe(r.a.)’ın şu rivayetinden anlıyoruz: Bir gün Peygamberimiz (s.a.v.)’in eşi Aişe validemizin sütbabası olan Ebû’l-Kuays’ın kardeşi Eflah yanına gelmek için izin ister. Hicab âyetleri yeni inmiştir, bu yüzden Aişe validemiz de bu âyetlerdeki emre uymak için izin vermeye çekinir. Bunu gören Peygamberimiz (s.a.v.) ona: “(Süt) amcana izin vermekten seni men eden nedir?” buyurdu.  “Ya Resûlullah! Beni emziren erkek değildir,  beni Ebu’l Kuays’ın karısı emzirdi. Resûlullah ona: “Ona izin ver, çünkü o senin amcandır, sağ elin topraklansın!” buyurdu. “O senin süt amcandır” sözü üzerine Hz. Aişe validemiz: “Eğer amca haram olsaydı o zaman Resûlullah da ‘Nesep yönünden haram kılmakta olduklarınızı süt emmeden dolayı da haram kılınız’ der idi.” demiştir. Dolayısıyla amca da süt amca da kadının mahremlerindendir. Süt amca dediğimizde kadına mahrem olan ve de bu sûrede bahsedilmeyen ama Nisâ Sûresi, 23. âyetinde ve Ahzab Sûresi’nin 55. âyetinde bahsedilen ve kadının evlenmesi yasak olan yukarıdakilerden başka erkekler de vardır. Bunlar da kadının varsa sütannesinin eşi, sütbabası, sütannesinin çocukları yani kadının sütkardeşleri ve yine sütannenin ve sütbabanın akrabaları yani kadının süt dayısı, süt amcası, süt dedesi, süt torunları. Bunlar da kadının mahremleridir. Kadın bunların yanında da babasının yanındaki gibi rahat bir şekilde bulunabilir.  Bir de kadının damadı da yani kızının eşi de kadının mahremleri arasındadır. Kadının kendi evladı gibidir, ebediyen nikâh düşmemektedir. Yeri gelmişken diğer mahremleri de açıklayalım. Mesela kadına kardeşinin eşi yani eniştesi mahremdir. Ama bu mahremiyet şarta bağlıdır. Yani her ikisi de eşlerinden ayrıldığında veya kadın öldüğünde kardeşine nikâh düşebilir. Yani eniştesi onu nikâhlayabilir. Kız kardeşlerden biri öldüğünde diğeri bekârsa enişteye nikâh düşebilir dinimizce. O sebepten kız kardeşler, eniştelerinin yanında tesettürlerine ve davranışlarına çok dikkat etmelidirler. Bu konuda bir de yozlaştırılan ahlaki değerler ve yapılan yanlışlıkların da gazete ve televizyonlarda göz önüne serilmesi kişilerin ahlaki düzeylerini daha da düşürmekte, akıllarına farklı şeyler getirmektedir. Hatta zaman zaman “düğün değil bayram değil eniştem beni niye öptü?” veya “Baldız baldan tatlıdır.” sözleriyle düzeysiz ve kişileri yoldan çıkarıcı şakalar yapılabilmektedir. Bu mahremiyeti bilip öyle davranılırsa eminim bu konuda sorun olmaktan çıkacaktır. Yuvaların dağılması ve kişilerin çeşitli acılar çekmesi de önlenmiş olacaktır bu yasaklara uymakla. Nisa suresi 22-23. Âyetlerinde bu konuya şöyle açıklık getirmekte yüce Yaratıcımız: “Geçmişte olanlar hariç (Cahiliye devrinde geçenler müstesna), artık babalarınızın evlendiği kadınlarla (üvey annelerle) evlenmeyiniz. Şüphe yok ki o bir fuhuştur (hayâsızlıktır), pek çirkin ve iğrenç bir iştir. O ne fena bir adetti(o ne kötü bir yoldu). Size (siz erkeklere) şunları nikâhlamak (şunlarla evlenmeniz)  haram kılındı: Anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek ve kız kardeşlerinizin kızları (yeğenleriniz), sizi emziren sütanneleriniz, sütkız kardeşleriniz ve karılarınızın anneleri (kayınvalideleriniz), ve kendileri ile zifafa girdiğiniz (birleştiğiniz) kadınlarınızdan olan ve evlerinizde bulunan üvey kızlarınız –eğer üvey kızlarınızın anneleri ile zifafa girmemişseniz (birleşmemişseniz) onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur.- Sulbünüzden gelen (öz) oğullarınızın hanımları (gelinleriniz) ile evlenmeniz ve iki kız kardeşi birlikte nikâhlamanız da haramdır. Ancak geçmişte olanlar (Cahiliye devrinde olanlar) hariç. Şüphesiz ki Allah gafur (çok bağışlayıcı) ve çok merhamet edicidir.”  Burada bir de üvey anne meselesi vardır. Câhiliye’de baba vefat ettiğinde oğlu üvey annenin üzerine ceketini atıp, ona sahiplenirdi. Tabii bundan önce kadıncağız evden kaçabilirse, o zaman kurtulurdu. Kaçamayıp üzerine ölen kocasının oğlu elbisesini atarsa o zaman o kadın ona miras kalmış olurdu. Üvey oğlan isterse üvey annesiyle mehirsiz evlenebilirdi, isterse başkasına üvey annesini mehrini alarak yani parayla satabilirdi. İşte İslâmiyet’te bu sûreyle bu kötü iş yasaklandı ve kadınlar miras olarak varislere kalma veya bir eşya gibi satılma zilletinden de böylece kurtulmuş oldu. Yine aynı anda erkek,  iki kız kardeşi nikâhlayabiliyordu. Bu da İslâmiyet’le beraber yasaklandı. Hatta erkek aynı anda kadının teyzesini veya halasını da nikâhlayabiliyordu. Bu ve bunun gibi pek çok çarpık ilişki ve evlilik yine İslâmiyet’le beraber yasaklandı. Bir de kayınbirader meselesi var ki o da en az kız kardeş-enişte meselesi kadar toplumda çarpıtılmaktadır. Kayınbirader ve çocuklarıyla kadın arasında aynen enişte de olduğu gibi geçici mahremiyet söz konusudur. Yani eşler sağken mahrem olmalarına rağmen, eşler öldüğünde bu kişilere nikâh düşmektedir. Bu olaya geçici mahremiyet denmektedir. İşte bu yüzden kocanın erkek kardeşi veya ağabeyi ve yeğenleri de kadına namahremdir. Yani kadın bunların yanında tesettürüne ve davranışlarına çok dikkat etmelidir. Peygamberimiz (s.a.v.), bir hutbesinde sahabelerine: ‘Sizleri (beraberinde mahremi bulunmayan) kadınların yanlarına girmekten sakındırırım.’ buyurmuştur. Bunun üzerine Ensar’dan bir adam: ‘Ya Resûlullah! Kocanın babaları ve oğullarından başka olan erkek akrabalarına ne dersin?’ diye sordu. Peygamberimiz (s.a.v.): ‘Onlarla halvet (yalnız, baş başa kalmak) ölümdür (el-hamvu el-mevtu).’ buyurdu. Bu konuya Bedriye Yılmaz Hanımefendi yazdığı yüksek lisans tezinin 64-65. sayfalarında şöyle bir eklemede bulunmakta: “Sahih-i Buhari tercümesinde bu hadise şöyle bir dipnot eklenmiştir: “Hadis, başlığın birinci kısmına açıkça delalet etmektedir. İkinci kısmı da hadisin delaletinden istinbat edilmiştir. Nevevî, hadisteki “Hamv” sözcüğünü şöyle açıklamıştır: “Hadisteki ‘hamv’dan murad, zevcin babası ve büyükbabasıyla, oğullarından başka olan akrabasıdır. Zevcin babası, büyükbabası, oğulları zevcenin mahremidirler. Bunlarla gelinin yalnız başlarına bir arada oturmaları, yine böyle üvey evlatlarıyla üvey ananın halvetleri caizdir. Zevcin bunlardan başka halvet sahih ve caiz olmayan akrabaları zevcin erkek kardeşi, kardeş oğulları, amcası, amcaoğulları vb. kimselerdir. Hadiste ‘ölüm’ sözcüğünün kullanılması, zevcin babası, büyükbabası ve oğulları haricindeki erkek akrabasıyla zevcenin bir arada yalnız kalması, kötü zann ve kıskançlık gibi birtakım sebeplerle aile yıkılabilir, demektir.”

Elbette pek çoğumuz için kayınbiraderlerin ağabeyden farkı yoktur. Öyle severiz kayınbiraderlerimizi ama dinen bu kabul olmuyor. Allah kayınbiraderleri namahrem kılmış biz kadınlara. Doğuda eş öldüğünde gelin kayınbiraderle evlendirilmektedir. Evlilik düştüğü için kayınbiraderlerin yanında da tavırlarımıza dikkat etmeliyiz. Bu hem bizlerin yuvasının bekası için, hem de onların yuvalarının yıkılmaması için önemlidir. Hem eltiler arasında hem de kardeşler arasında kıskançlıkların doğmamasını sağlamak,  mahremiyetin sınırlarına riayet etmekle olur. Aslında erkek ve kadınlar dinimizin şu hükmünü iyi bilmelidirler: Eşlerden biri ölmedikçe veya evlilikler son bulmadıkça enişte- baldız, kayınbirader- gelin asla ve asla bir arada gayrimeşru bir ilişki içinde bulunamazlar, bulunmamalıdırlar. Bu çok çirkin ve aynı zamanda da ahlaksız, küçültücü bir durumdur. Şu üç günlük hayat için bilmem ki haram işlemeye değer mi? Aynı şekilde eşlerimizin yeğenleri, amca ve dayı çocukları da namahremdir biz kadınlar için.

 Gelelim yine Nûr sûremize: Sonra “nisaihinne: kadınlar”  diyor sûremizde. Nasıl kadınlar? Müslüman kadınlar. Evet, onların yanında da kadın, belli kaideler çerçevesinde örtüsüz durabilir. Ancak Müslüman olmayan bir kadının yanında açık duramaz. Bunun sebebi de Hristiyan veya Yahudi kadınların veya diğer dinlerden olan kadınların, ya da ateist kadınların Müslüman kadının güzelliğini eşlerine anlatmaları. Eşlerin de o kadını görmüşçesine tahayyül etmesi tehlikesi vardır. Yalnızca bu da değil, bu hanımların bazen o Müslüman kadını taklit ederek gülüp, alay etmeleri veya küçük düşürmeye kalkışmaları da göz ardı edilmemelidir.  Bazı müfessirler de “Kadın,  Müslüman bir kadının yanında da soyunup, dökünemez, hamam gibi mahallerde bile dikkat etmelidir.”  derler. Çünkü onlar da eşlerine hanımı tasvir edebilirler. Ancak biz Müslüman hanımlara bu konuda da uyarı vardır Cenab-ı Hakk tarafından. Bir Müslüman kadının başka bir kadını kocasına anlatması ve onun vücudunu veya güzelliğini tarif etmesi haramdır. Bu yüzden Müslüman bir kadının yanında başka bir Müslüman kadın belli bir açıklıkta durabilir, bunda bir beis yoktur, ancak gördüklerini eşine anlatacak kadar boşboğaz, geveze ve saygısız değillerse. 

Sonra, “mâ meleket eymânuhunne: Ellerinin altında bulunanlar-yasal olarak sahip oldukları kimseler.” diyor sûrede.   Bu ne demek? İlk dönem müfessirleri mâ meleket eymânuhunne ile kastedilenlerin kimler olduğu konusunda,  iki görüşe ayrılmışlardır. Bir görüşe göre bu kimseler, gerek kadın (cariye), gerek erkek (köle) olsun kadınların yanlarında bulunan hizmetçilerdir; diğer görüşe göre ise kadınların hizmetinde çalışan cariyelerdir (veya müşrik kadın hizmetçilerdir).  Ellerinin altında bulunanlardan kasıt erkek kölelerdir diyenler Peygamberimiz (s.a.v.)’in kızı Fatıma’ya götürdüğü köle hakkında söyledikleridir. Resûlullah (s.a.v.) bir gün kızı Fâtıma’ya bir köle hediye eder. Fâtıma (r.a.)’ın kapısına geldiği sırada ise Fâtıma üzerindeki elbisenin yetersizliğinden dolayı tam olarak örtünememiştir. Zira başını örtecek olunca bacaklarının alt kısmı, bacaklarını örtmeye çalışınca da başı açıkta kalmıştır. Hz. Peygamber onun çektiği sıkıntıyı görünce şöyle demiştir: “Senin için bir mahzur yok, çünkü bunlardan birisi senin babandır, diğeri ise kölendir.”

Ayette geçen “et-tâbiîne ğayri ulî’l-irbeti min er-ricâl: Kadına ihtiyacı bulunmayan erkeklerden tâbi’leri”  ifadesini müfessirlerden bir kısmı “bunlar, karınlarından başka derdi olmayan ve kadınlardan çekinmeyen, kadınlara ihtiyaç (arzu) duymayan, ahmak, safça olan kimselerdir”,der. Bir kısmı ise: “kadınlara ilgisi olmayan yaşlı kimselerdir.” der.  Müfessirlerin bir kısmı da:“karısı ölmüş veya boşanmış ve bir daha evlenme ihtimali olmayan kimselerdir.” der. Diğer bir kısım müfessirler ise bunu : “Kadınlara karşı şehvetsiz, iktidarsız, akıldan yoksun olarak toplum içinde dolaşan adamlardır” veya “yemeğinden alıp karnını doyurabilmek için insanların peşinden giden, kadınlara ihtiyaç (arzu) duymayan kimselerdir” veya “ cinsel anlamda iktidarsız olan hünsadır, çift cinsiyetlidir.” veya , “kadına hiçbir ihtiyacı olmayan kimselerdir” şeklinde tefsir etmişlerdir. Bu konuda Sayın Bedriye Yılmaz hanımefendi şöyle demektedir yüksek lisans tezinin 72. Sayfasında: “ İbn Vehb’in İbn Zeyd’den aktardığına göre, ayetin bu kısmı ile kastedilen, insanların peşinden hiç ayrılmayan, sanki onlardan biriymiş ve onların arasında, içinde büyümüş gibi bir izlenim veren kimselerdir. Bu kimseler için öncelikli olan yanlarından ayrılmadıkları insanlara eşlik etmektir, onların eşlik etmeleri o insanların kadınlarına ihtiyaç duyduklarından değildir. İbn Abbas, ‘işte kadının bu gibilere gösterebileceği ziynetleri, küpe, kolye ve bilezikten ibarettir. Halhalini, pazıbendini, gerdanını ve saçını sadece eşine gösterebilir.’ diyerek, ziynetlerin gösterilmesi konusundaki görüşünü tekrarlamaktadır.” Hünsa yani çift cinsiyetli bir kişi konusunda da Peygamberimiz (s.a.v.) eşlerini ikaz ederek onların bu kişiyle görüşmesini yasaklamıştır.

Ayette geçen “et-tıfli’l-lezîne lem yezherû alâ avrâti’n-nisâ: Henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklar.”  ifadesinden kasıt, buluğa ermemiş küçük erkek çocuklardır. Yani “ergenlik öncesinde küçük olmalarından dolayı kadınların avret yerlerinden anlamayan, cinselliği idrak edemeyen, kötülük ve günahları bilmeyen çocuklardır.” Bunların yanında da kadın açık dolaşabilir.

Hasan el-Basrî, ayette geçen kişileri kadının ziynetlerini gösterebilmesi açısından gruplandırma yoluna giderek bunları üç kısma ayırmıştır:

  1. Koca, kadının her şeyi ona helaldir;
  2. Oğul, baba, kardeş, dede, kayınbaba ve diğer bütün mahremler, (Süt emmeden dolayı meydana gelen mahremiyet, tıpkı nesebden olan mahremiyet gibidir.) bunlar da kadınların saçlarına, gerdanlarına, diz kapaklarına kadar bacaklarına, dirseklerine kadar kollarına ve benzeri yerlerine bakabilirler.
  3. Erkeklikten yana ihtiyacı olmayan hizmetçiler ve ihtiyarlar ile kadının köleleridir. Genç bir kadının dış örtüsü olmaksızın, kalın bir elbise ve kalın bir başörtüsü içinde, bu üçüncü kısmın yanında durmasında bir sakınca yoktur. Bunların, o kadınların saç ve ciltlerini görmeleri helal değildir. Yine de kadının, hepsinin yanında tesettürlü olması en efdal olanıdır. Genç bir kızın, başörtülü olsa bile, yabancı erkeklerin önünde dikilip durması helal değildir.” diye görüş bildirmiştir. Peki, nedir kadının veya erkeğin avreti meselesi? Şimdi de bunu açıklayalım yeri gelmişken: Avret; vücutta dinen örtülmesi gereken, görünmesi veya gösterilmesi günah sayılan, namazda ve namaz dışında örtülmesi farz ve başkalarınca bakılması haram olan yerlerdir. Erkeğin avreti ayrıdır, kadınınki ayrı. Erkeğin erkeğe ve erkeğin kadına göre avreti yani görülmesi ve gösterilmesi caiz olan yerlerinin sınırı Hanefî, Malikî, Şafiî ve Hanbelîlerin oluşturduğu cumhûr-u fukahaya göre göbekle diz kapağı arasıdır. Buna göre, erkeğin göbeği ile diz kapağı arasında kalan yerleri açması haram olduğu gibi, eşi hariç diğer bütün erkek ve kadınların onun göbeği ile diz kapağı arasına –zaruret olmaksızın bakmaları da haram sayılmıştır. Hanefi Mezhebine göre bu sınıra diz kapağı da dâhildir.  Bu konuda bize Peygamberimiz (s.a.v.)’in uygulamalarını ve sözlerini ihtiva eden hadisleri yol göstermektedir.

Bir de kadının kadına göre avreti vardır. Bu da iki başlık halinde incelenmektedir. Birincisi Müslüman kadının başka bir bir Müslüman kadına karşı avreti. Yani Müslüman bir kadının başka Müslüman kadın karşısındaki kıyafeti, duruşu. Göbeği ile diz kapağı arası hariç, Müslüman bir kadın diğer Müslüman bir kadının bütün bedenine bakabilir. İkincisi, Müslüman bir kadının Müslüman olmayan başka bir kadına karşı avreti. Yani Müslüman bir kadının Müslüman olmayan veya ateist olan bir kadın yanındaki kıyafeti. Müslüman bir hanım Müslüman olmayan hanımların yanında dikkatli olmalı, bedenini onlara açmamalıdır. Yani elleri, yüzü, ayakları hariç, vücudunu göstermemelidir. Kadının erkeğe göre avreti de iki başlık altında incelenmektedir. Birincisi kadının mahremi yanındaki avretidir. Kadın eşi yanında dilediği gibi dolaşabilir. Eşinin dışındaki mahremleri yani yukarıda saydığım babası, kardeşi, kayınbabası sütkardeşleri gibi akrabalarının yanında belli şartlara riayet ederek ziynetlerini, ziynet yeri sayılan saçını, basını, boynunu, gerdanını, dirsekten aşağı kollarını, ayaklarını ve bacaklarının diz kapağından aşağı bulunan kısmını açık bulundurabilir. Bakılması mübah olan bu yerlere, sözü edilen mahremlerin dokunmaları da mübahtır, gösterebilir, ev kıyafetiyle onların yanında bulunabilir.  İkincisi mahremi olmayan erkeklerin yanındaki durumudur ki buna geçici mahrem sayılan enişte, kayınbirader ve çocukları da dâhildir. Onların yanında elleri, yüzü hariç bütün vücudunu göstermesi caiz değildir. Yani onların ve yabancı erkeklerin yanında tesettürüne dikkat etmelidir kadın. Gösterilmesi caiz olmayan bu yerlere dokunulması ve bakılması da yasaktır. Ancak bir yerde yabancı bir erkek kadına bakabilir. Evlenmek niyetiyle. Evlenmek niyetinde olan bir erkek talip olduğu kadının ellerine, yüzüne bakabilir. Sahabeden Mugire b. Şu’be (r.a.), bir kadına talip olur. Bunu duyan Peygamberimiz (s.a.v.): “Onu gördün mü?” diye sorar. Mugire (r.a.): “Hayır” der. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.): “Git bak, onu önceden görmen, aranızdaki sevginin devamını sağlar!” buyurdu. Yine bu konuda Peygamberimiz (s.a.v.); “Biriniz kadın isteteceğiniz zaman ona bakmasında bir vebal yoktur, yeter ki ona, istetmek maksadıyla baksın.” diye tembihlemektedir bizlere.

Bunun dışında su hususlarda da kadına bakma konusunda müsamahalı davranılmıştır:

  • Cariye satın alma sırasında kişi avret yerine bakma hakkına sahiptir.
  • Alışveriş sırasında da kadının yüzüne bakabilir. Ta ki, gereği halinde onu tanıyabilsin. Kendisinden alış-veriş yapıp yapmadığını anlayabilsin.
  • Kadın şahitlik yapacağı zaman kadına bakabilir, bu durumda da sadece yüzüne bakar, zira tanımak için yüzün görülmesi gerekir.
  • Hayatı tehlikede olduğu zaman; doktor muayenesinde, zaruri hallerde, namus, şeref, can ve malın korunması gibi durumlarda, yalnız yüz değil, öteki organlar için de herhangi bir yasak hükmü düşünülemez. Mevdûdî’ye göre, “Hatta boğulmak ve yanmak üzere olan bir kadını kucaklayıp götürmek, sadece caiz olmakla kalmaz, üstelik farz bile olur.”

Bakılması, dokunulması caiz olmayan erkek ve kadınlarla musafaha etmek yani tokalaşmak, el sıkışmak da caiz değildir. Bu konuda bazı müfessir ve fıkıhçılar farklı farklı görüş belirtseler bile, Peygamberimiz (s.a.v.)’in uygulamaları bizlere yol göstermektedir ve müfessirlerin pek çoğu da tokalaşmanın caiz olmadığı görüşündedir.  Belki niyetler bu konuda çok önemlidir ama nasıl bilinebilir ki tokalaşırken karşı tarafın niyetinin iyi olabileceği? Ya da kötü niyetli olamayacağı? Göğüsler yarılıp, kalplere, gönüllere bakılamayacağına göre en iyisi bu konuda tedbirli davranmak ve kötülüğe giden yolu kapamaktır. Unutmayalım ki sıcaklık ve şehvet gözlerden ellere ulaşır. Oradan da kalplere. Sonra ortaya çıkar çarpık ilişkiler. Sapıklıklar. Yasak aşklar. Aşk-ı memnu. Yıkılan yuvalar. Ağlayan, psikolojisi bozuk veyahut da gayrimeşru, babasız çocuklar. Harap olan ruhlar. Acılar. Yazılan romanlar. Gösterilen diziler. Özendirilip, zinaya yönlendirilen gençler. Sömürülen, cinselliği suistimal edilen kadınlar. Özgürlük adına mübah sayılan sapkınlıklar.  Bir şehevi bakış, sıcak bir dokunuş, anlam yüklü tokalaşmalar, bakışmalar, özgürlük ve zina.

“Ve lâ yadribne bi erculihinne li yu’leme mâ yuhfîne min zînetihinn(zînetihinne)”: “Gizlemekte oldukları zînetleri (ziynetleri, süsleri)  anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar.”

Câhiliye’de, İslâmiyet gelmeden önceki devirde kadınların pek çoğu, çok süslü püslü gezerlerdi. Ayaklarında boncuklardan, ufak ufak zillerden ya da ses çıkaran maddelerden yapılmış altın veya gümüşten halhallar takarlardı. Halhalları oluşturan ziller, boncuklar, madeni aksesuarlar hanımların yürüyüşleriyle birbirlerine çarparak o edalı yürüyüş ve o salınmayla birlikte zarif, çekici bir ses çıkarırdı. O halhalların sesi de doğal olarak erkeklerin ilgisini çeker ve hanımlara bakarlardı. Hanımların, kızların pek çoğu da bu ilgiden hoşlanırlardı. Beğenilmek ilgi çekmek kimin hoşuna gitmez ki? Hanımlar bu ilgi ve beğeni için özellikle halhal takarlardı ayak bileklerine. O çalımlı yürüyüşlerle hanımın geldiğini metrelerce uzaktan belli eden hoş ziller, birbirine çarpıp aşk musikisi çalan boncuklar… Göğüsler açık, gerdanlıkla süslü bir boyun, zarif salınımlar, cilveli konuşmalar, edalı, havalı, kibirli yürüyüşler genelde erkeğin başını döndürmek içindi. Uğurlarına şairler şiirler yazardı. Cazibe merkezi olmak, erkekleri çekmek, erkeklerin hayallerini süslemek, şiirlerine yansımak, çoğu kadın için bir onurdu. Şimdiki devirde prezantabl bayan arayan firmaların kadını süsleyip, püsleyip vitrine koyması, kadının süsü, püsü, giyimi ve çekiciliği ve işveli sesiyle erkek müşterileri avlaması gibi. Hep sorarım neden akıllı, dürüst, güvenilir kadın aranmaz da prezantabl kadın aranır? Yüz kere inkâr etseler de bundaki amaç erkeğin başını döndüren kadının, cinselliğinden istifade edip, mallarını veya her ne satıyorsa o satışlarını artırmak için değil midir? Peki, o çekici kadınlar nesiyle övünür dersiniz? Pek çoğu erkeklerin aklını başından almakla, o adamın başını döndürmekle övünür. Bazıları hariç tabii ki bu hanımların çoğunluğu namusludur. Ancak namus kavramları veya namustan ne anladıkları farklıdır. Bir erkeği etkilemek için çekici olacaksın ama elde edilmeyeceksin. Güzelliğini gösterip, elde edilmemek veya peşinden erkekleri koşturmak. Bu tip bazı hanımlar böyle yapmaktan adeta haz alırlar. Övünürler havalı havalı. Adı namusludur. Kat’iyen namussuz da demiyorum diyemem de ama bunun içi boşaltılmış bir namus anlayışı olduğunu da söylemeden edemem. Karşı cinsi çekeceksin, etkileyeceksin hatta onların duygularıyla oynayacaksın sonra da hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam edip, çekiciliğinle övüneceksin. Burada işte tam burada hanımlarımız sorgulamalı kendilerini ve iffet anlayışlarını. Bir de empati yapıp, rolleri değişseler, kendilerine böyle yapan birine nasıl davranırlardı acaba, bir ufacık empati! Ya da varsa oğullarının, erkek kardeşlerinin hatta kocalarının başını kendisi gibi biri döndürmeye çalışsa, duygularıyla oynasa ya da aklının takılmasını sağlasa ne düşünürlerdi o hemcinsleri hakkında? Dedim ya birazcık empati! “Men dakka dukka” demiş bir Arap atasözü. Bizdeki karşılığı da “Çalma kapını çalarlar kapını.” Bu çapkın erkeklerimiz için de, çekiciliğini kullanan kadınlarımız için de geçerli. İşte bu noktada İslâmiyet bir önlem alıyor ve kadınlara halhallarınızı ya takmayın ya da onların ses çıkarmasını sağlayacak şekilde çalımlı, kadınsı yürümeyin.” diyor. “Efendim ben halhal takmam” diyebilirsiniz. Günümüzdeki kadının gelişini bir kilometre öteden duyuran adeta siren çalan o yüksek ökçeli, hatta bazılarının altında aşınmasın diye demirden nalça olan ayakkabılar ne güne duruyor? Adı halhal değil ama o da aynı işlevi görmüyor mu? Tamam, bazıları hariç pek çoğumuz onu erkekler baksın diye giymiyoruz ama örtülü, örtüsüz geçen her kadının çıkardığı o topuk sesi erkeklerin bakışlarını gayri ihtiyari de olsa bize yöneltmiyor mu? Eee bu erkeklerin çoğu namusludur, iyi ahlaklıdır amma aralarında bir tane de olsa sapığı, çapkını, hovardası çıkmaz mı? Psikolojisi bozuğu, kafası dumanlısı, uyuşturucu alanı, içkilisi karşımıza çıkmaz mı? Ya da çıkmaması yüzde kaç ihtimaldir? İffetsiz kadın olduğu gibi iffetsiz erkek de çok değil midir toplumumuzda?  Bir hayal edin. Yaya kaldırımındasınız,  tık tık tık yürüyorsunuz. Çekici, zarif, filan şampuanla yıkanmış havalı ve dolgun saçlar, gösterişli takılarla süslü eller ve gerdan,  filanca parfümle kokulanmış enfes bir vücut, fişmanca makyaj malzemeleriyle boyanmış güzel bir yüz, filanca marka kıyafet ve topuklu ayakkabı. Bir bakan bir daha bakıyor. Sizin bakmanıza gerek yok. Milletin başı dönüyor zaten, merak etmeyin. Bakışınızla çağırmasanız bile, kokunuzla, süsünüz ve topuklu kadınsı ses çıkaran ayakkabılarınız geldiğinizi belli ediyor. Efendim tabii ki siz onlar için süslenmediniz, bu doğal haliniz, millet bakmasın hatta gözünü indirsin ilk emir zaten erkeklere, öyle değil mi? Savunma da hazır: “Ne münasebet canım bakmasınlar, nefislerine hâkim olsunlar.. Ben onlara bakıyor muyum?” Ben de katılıyorum size, karşılarında çıplak bir bayan da olsa erkekler bakmamalı, doğru. Ama Allah aşkınıza bir söyleyin hırsızın hiç mi kabahati yok! Ben aslında suçlu aramıyorum, kimseye din dersi veya ahlak dersi de vermiyorum. Ancak şunu biz hanımlara hatırlatıyorum: Biz hanımlar nasıl çeşit çeşitsek, erkekler de öyle. Yukarıda da dediğim gibi hırlısı var hırsızı var, çapkını var bally çekeni, uyuşturucu alanı, içkilisi, sarhoşu var. Namuslusu olduğu gibi namussuzu da var. Kadının bir gülüşünden veya bakışından mana çıkarmaya çalışan ruh hastası olanı var. Nefsine hâkim olamayanı var. Var da var. O halde dinimiz bu konuda bu tip erkeklerden kendimizi korumamız için böyle ahlaksızların bize zarar vermemesi için giyim kuşamımıza yön veriyor. Tavırlarımıza, konuşmamıza, davranışlarımıza, hareketlerimize dikkat etmemiz isteniyor yüce Allah tarafından. Sırf Nûr Sûresi, 31. âyette değil bu uyarılar. Ahzâb Sûresi 33. âyette de var:

“…… Câhiliye devrinde olduğu gibi süslenip çıkmayın, açılıp saçılmayın. Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınıyorsanız (takvalıysanız) yabancı erkeklerle çekici bir eda ile konuşmayın, kırıtmayın ki, kalbinde hastalık bulunan erkekler tamaha düşmesin, sizden bir beklenti içine girmesinler.”

Her hanımın başına bir polis, bir muhafız dikemeyeceğimize göre, tedbirimizi biz alacağız ki en ufak bir sözden, bir hareket ve bakıştan nem kapan, tamahkâr olan, beklenti içine giren bazı erkeklerden korunabilelim. Ha bir de o erkekleri de biz hanımlar yetiştiriyoruz. Bunu da unutmayalım. Erkek çocuklarımıza da dinin bakma hususundaki ilk emrinin onlara olduğunu anlatıp, sağlıklı bir hâleti rûhiyyesi olan, kız arkadaşlarıyla sadece arkadaşça bir iletişimde bulunan, hanımlara saygılı, empati yapabilen, vicdanlı, dindar ama bu sırf ibadet boyutuyla değil, dinin sosyal ve psikolojik boyutuyla da dindar olan,  erkekler de yetiştirebiliriz; bütün bunları anlatmayıp sınırsız özgürlükler içinde, sevgilisi olunca gurur duyan elinin karası yıkarsan geçer diyen çapkın, hovarda veya tam tersi özgürlüklerini kısıtlayıp, kızlarla kadınlarla sağlıklı bir iletişim kuramayan, sıkılgan içe kapanık, psikomanyak çocuklar da yetiştirebiliriz. Hatta birayı içki saymayıp, onunla rakı kadehleri tokuşturabilir, sonu uyuşturucuyla biten partilere, barlara  gitmesine müsaade de edip, içkici, eğlence ve zevk almaktan başka amacı olmayan erkek çocuklar da yetiştirebiliriz. Ya da “Kısıtlı imkânlar içindeyim.” diye,  çocukları sokaklara salıp, geldiğinden gittiğinden bi haber, ballyci, uyuşturucu batağına düşmüş çocuklar da yetiştirebiliriz. Seçim biz hanımların. Sonra erkekti, kadındı, sistemdi, eğitimdi, devletti diye suçlu aramaya kalkarız beyhude yere! Bana göre hepsi suçlu. Testi kırıldıktan sonra neye yarar bulunsa suçlu? tesettür yıllara göre

Burada açık bir hanımı tasvir ederken aynısı örtülü hanımlar için de geçerli. Bazı örtülü hanımlar da isteyerek veya istemeyerek bu hatalara düşmekte, hatta hatta açık bir hanımdan bile daha fazla çekici olabilmekteler. Örtülü açık veya giyinmiş çıplak. Böyle nitelendirmiş Peygamberimiz (s.a.v.) onları:

“Cehennemliklerden iki sınıf vardır ki ben anları(dünyada) görmedim: Birincisi yanlarında bulunan öküz kuyruğu gibi kırbaçlarla halkı kırbaçlayan kimseler. İkincisi giyinmiş çıplak. Kalçasını oynatan, salınarak yürüyen, başları; salınan deve hörgücü gibi kadınlardır. Böyle kadınlar cennete giremezler, kokusu mesafeler ötesinden duyulan o cennetin,  onlar kokusunu dahi alamazlar.”

“Başları deve hörgücü gibi” ne güzel tanımlama! Günümüzde bazı kapalı hanımların; başörtülerinin altına bağladıkları yapay topuzlukları, başörtüsünü topuzvâri kaldıran özel başlıkları takıp, salınmaları gibi. Dinin ve örtünün hatta örtünmenin mânasının ve gayesinin içini boşaltıp, başlarına takıyorlar. Örtülüler ama sürdükleri parfüm bir kilometre öteden duyulmakta, o kadar kalıcı ve etkileyici. Giyinmiş çıplak…Giyinmiş ama ya dar, ya yırtmaçlı. Etekler uzun ama güneşte bir bakıyorsunuz, bacaklar meydanda, içi olduğu gibi dışarıda. Ayakkabılar topuklu, geldiğini ondan önce haber vermekte gideceği yerlere. Bazıları oldukça makyajlı. Tesettüre riayet etmeyen nice hanım var ki sadedir, dikkat çekmezler. Ama bu örtülü hanım örtüsüyle dikkat çeker. Elbette onların da namusuna ve dindarlığına sözüm yok, ama içi boşaltılmış bir namus ve dindarlık olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Tam burada İdris Sağır’ın, “Kur’an’da Zînet” isimli yüksek lisans tezinin 53.cü sayfasındaki görüşlerine yer verelim. Araştırmacı İdris Sağır:

Zîneti korumak, yalnızca bakışlardan korumak değil; zînet de yalnızca kapatmakla korunmuş olacak şey değildir. Bu durumda kadının göstermemesi istenen zînet; ailenin ve toplumun ahlaken dejenerasyonuna yol açacak tarzda, hemcinsini meşru olmayan her türlü menfi sonuca götürecek yaşantıdan kendisini korumasıdır.”

demektedir. Yani tesettürlü olup da zînetlerini, süslerini, gerdanını kolunu kapatmış olunsa da hareketlerde de ağırbaşlılık, kapalılık önemlidir. Yani giyinmiş ama çıplak, çarşaflı ama cilveli olmamalı. Kadının cilvesi de süsü de dışarıya göstermek için değil, ailesi, eşi, sevenleri için olmalı. Kadınlarımız tesettürdeki amaçlarını ve ne için örtündüğünü unutmamaları gerekir. Sayın araştırmacı Sevda Coşmuş’un,  ‘Feminist Söylem Açısından Televizyon Reklamlarında Sunulan Kadın İmgesi’ isimli yüksek lisans tezinin 34. Sayfasında reklamlarda kadının, erkeklere meze olarak nasıl sunulduğunu anlatan tespiti oldukça düşündürücüdür:

Reklamlardaki kadın imajı ile cinsel şiddete ilişkin tutumların etkileşimlerinin araştırıldığı bir çalışmada, kadının seks objesi olarak sunulduğu reklam filmlerini inceleyen erkek deneklerde tecavüze ilişkin tutumların daha yumuşadığı gözlemlenmiştir. Benzer tutum değişikliğine kadınlarda da rastlanmaktadır(Köksal, 1995:83-89).Çünkü kadın toplumda sürekli duymaya alışık olduğumuz “evlenilecek kız”, “eğlenecek kız” tabirlerinden “eğlenilecek kız” kategorisinde cinselliğini deşifre eden olarak yer almakta ve bu şekilde sunumu da kendisine yönelik her türlü şiddeti davet eden, haklı çıkaran bir konum olarak algılanmaktadır. Kadın bedeniyle yargılanmakta, aşağılanmaktadır. Reklam yaratıcıları toplumun cinsel dürtü ve güdülerini göz önünde bulundurarak, ürünle birlikte cinselliği de pazarlamaktadır. Tüketim toplumlarında tek yasa geçerlidir; tüketmek ve bunu sağlamak için kullanılacak en özendirici şey de cinselliktir. Kapalı şeylere daima merak besleyen insan için, reklamlarda gördüğü yarı çıplak ve kusursuz güzelliğe sahip kadın-erkek çeşitlemeleri çekici gelmektedir. Cinsel duygular ön plana çıkarken, bazen ürün fark edilmese bile geride kalacak ama yine de hatırlanacaktır(Taş ve Şahım,1996: 38).Reklam bu yönüyle ürün için kadın bedenini tüketmekte, erkeğin güdülerini tatmin aracı olarak kadını sunmaktadır. Bu nedenle kadın erkek için haz veren, erkeğin açlığını doyuran bir yemek, gönlünü eğleyen meze gibidir. Estetik kavramının salt “güzelliğe” indirgenmesi ve kadının cinselliğinin ve fiziğinin reklamda kullanımının kadının estetik oluşuna bağlanması erkek egemen anlayışın bu durumu olumlamada arkasına sığındığı bir yalandır(Akdoğan, 2004: 53).”

Bir malı satmak için yapılan reklamlarda bile kadın bu şekilde kullanılmakta. Cinsel obje, baştan çıkarıcı. Dikkat ettiniz mi bilmem gazetelerin birçoğu kadına çekici olmanın kurallarını sunar, sekiz sütuna manşet. Bunları kadınlara sunarken erkeklere de bir imâ vardır. “Bak kadınlar senin için şu şu kıyafetleri giyip, şöyle makyaj yapıyor. Kendini beğendirmek, seni avlamak, tavlamak için.” demek isterler. Tavşana kaç, tazıya tut.  Bazı kadınlar da bu oyunun piyonu olurlar. Moda, makyaj, çekicilik, özgürlük, prezantabl kadın derken hanımlar o erkeklerin istediği biçime dönüşüverirler ya da dönüşme çabasına girerler. 90x60x90 ölçülerinde olmak için, diyetisyenlere, estetisyenlere, kuaförlere koşarlar. Kimin için: Erkekler için.  Bu güzellik kuralları, bu normları, bu vücut ölçülerini kim belirliyor? Erkekler. Özgürlükten bahseden bazı hanımlarımız maalesef özgürleştikçe, tutsak olmakta erkeklerin ellerinde. Dünyaları kararmakta yanlış seçimlerle, hızlı ve çalkantılı gece hayatlarıyla.  Hiç unutmam benim de kendisini takdir ettiğim ünlü bir televizyon spikeri olan hanıma yine ünlü bir gazeteci;

“Biraz şık ol, mini etek giy, süslen püslen, konuklarının yanında, çekici ol ki konuşturabilesin onları, ağızlarından daha kolay laf alabilesin.”

demiş ve spikerin programlarında hep kot ve kapalı giyinmesini eleştirmiş, hanım da bundan dolayı çok üzülmüş “ben cinselliğimle değil mesleğimle, ön planda olmak,  başarmak isterim” diye veryansın etmişti o gazeteciye, programında. . Ama sonunda o da sistemin çarkları içinde kaybolmamak için boyun eğmek zorunda kaldı bu öneriye. Sadece bu hanım mı bu sisteme boyun eğen? Bakın etrafınıza!    Yine, Sevda Coşmuş, ‘Feminist Söylem Açısından Televizyon Reklamlarında Sunulan Kadın İmgesi’ isimli yüksek lisans tezinin 30. sayfasında şöyle diyor:

Reklamlarda kadın bedeni bir yandan erkek bakışına sunulurken, bir yandan da kadınlar kendilerine ideal(canlı, sağlıklı, formda, doğal vs.) nitelikleri kazandıracak ürünü seçmeye yönlendirilirler ve “formda ol “ , “hep güzel kal” gibi mesajlarla kadının özgüveni bedenine bağlanır. Diğer bir deyişle kadınlar hem erkekler tarafından değerlendirilen bir zevk nesnesi hem de kendilerini erkek bakışıyla değerlendirerek özlerine yabancı varlıklar olarak gösterilmektedirler.”

 ‘Feminist Söylem Açısından Televizyon Reklamlarında Sunulan Kadın İmgesi’ isimli yüksek lisans tezinin 34. sayfasında da şöyle anlatıyor Sevda Coşmuş:

Güzel, hoş, çekici bir kadın gören bir erkeğin görüntünün altında ne yazdığına bakmaması nerdeyse imkânsızdır, ancak hafızasında kalan çoğunlukla yazı değil cinsel obje olacaktır.”

Bu da erkeklerimizin ne kadar zayıf ve iradesiz olduklarını ve reklamcıların onların bu zaaflarından nasıl faydalandıklarını anlatmaya yeter sanırım!  Bir yanda reklamların tesiri ve pompalamasıyla,  formda kalmak, cazibeli, çekici,  genç ve güzel olmak için koşuşturan kadınlar, bir yanda tesettürlü ama çıplak kadınlar. Bir yanda beyinlerine kadını sadece cinsel obje olarak kazıyan reklamlarla, diziler, yazılı basın ve sinemalar ve bunların etkisi altında ezilen,  zayıf iradeli erkekler ve bütün bunları kendine malzeme yapıp öğüten düzen! Bu düzenin çarkları arasında ezilmeden Peygamberimiz (s.a.v.)’in uyarılarına kulak verelim:

 “Kim dünyada dikkatleri üzerine çeken şöhret elbisesi giyerse, Allah, alçaltacağı gün alçalıncaya kadar, o kimseden yüz çevirir, o kimseye rahmet nazarıyla bakmaz.” buyurmuş ve:

“Her göz zina edicidir; bir kadın kokulanıp bir meclisin önünden geçtiği zaman, o mecliste oturanların gözleri şöyle şöyledir…” diye göz zinasının nasıl olduğunu tarif etmiştir. Tarif etmekle kalmayıp, o kokuyu sürünüp de erkeklerin arasından geçen kadını da “zaniye” yani zina yapan olarak nitelemiştir. Çünkü o erkeklerin şehevi duygularını harekete geçirmiştir koku sürünmekle.   Ebu Hureyre’nin yanına, güzel kokusunu hissettiği bir kadın uğramıştı. Ebû Hureyre kadına: “Ey zalimin kızı; mescidden mi geliyorsun?”  diye sorar.  Kadın:  “Evet” diye cevaplayınca Ebu Hureyre ona:  “Mescid için mi kokulandın?”  diye sorar. Kadın yine “Evet”  deyince Ebu Hureyre, Peygamberimiz (s.a.v.)’i kastederek: “Ben, dostum Ebu’l Kasım (s.a.v.)’i şöyle buyururken işittim” diyerek Peygamberimiz (s.a.v.)’in sözünü nakleder kadına: “Allah Teâlâ şu mescid için kokulanan bir kadının namazını, dönüp cünüplükten yıkandığı gibi yıkanmadıkça kabul buyurmaz.”

Peygamberimiz (s.a.v.) mescidde otururken Müzeyre kabilesinden bir kadın mescide girdi. Çok süslüydü ve ziynetleriyle mescidin içinde bile çalımlı çalımlı yürüyordu. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) mesciddekilere hitaben: Ey insanlar! Kadınlarınızı mescidde  süsler takınmaktan ve çalımlı çalımlı, böbürlenerek   yürümekten men edin! Çünkü İsrailoğulları,  kadınları süslenip, mescidde kibirli ve çalımlı yürüdükleri için lanetlendiler.” buyurdu.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in biz kadınlara bu konularla alakalı bir başka uyarısı daha:

“Ailesi haricindeyken ziyneti içinde kırıtarak yürüyen bir kadın kıyamet günü nur olmayan bir zulmet gibidir.”

“Ve tûbû ilâllâhi cemîan eyyuhel mu’minûne leallekum tuflihûn(tuflihûne).”: Ve ey müminler! Hep birden Allah’a tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.

Ey kadınlar demiyor yüce Yaratıcı! Dikkat edin, “Ey mü’minler!” diyor. Yani kadın- erkek herkes kurtuluşa ermek için yaptıkları hatalardan, günahlardan tövbe etmelidirler. Toplumun bozulması sadece kadınların davranış ve kıyafetleriyle değil, erkeklerin de böyle kötülüğe meyletmelerindendir. Yani eğer aile ve toplum bozuluyorsa tek müsebbib kadın değildir. Öncelikli suçlu; kadınlardan gözlerini sakınmayan, çabuk tahrik olan veya kadınları hep cinsel obje gibi gören bazı erkeklerdir. Sonra da suçlu, böyle kalplerinde hastalık bulunan erkekleri göz ardı ederek veya aldırmayarak, bütün baştan çıkarıcı kozlarını kullanan, çekiciliğiyle, cinselliğiyle ön plana çıkmaya çalışan bazı kadınlardır. Dolayısıyla Yüce Allah, hem kadını hem de erkeği suçlarından dolayı tövbeye davet ediyor. Tövbe edince de bir daha aynı hataları yapmamaya. Çünkü tövbe etmek demek bir daha aynı hataları yapmamaya söz vermek ve Allah’tan af dilemektir. Kurtuluşa ermek için, cahiliyet davranışlarından kaçınmak gerek. Allah’ın emir ve yasaklarına kadını-erkeğiyle hep beraber riayet edip, yaşantımızı Kur’an’daki esaslara göre düzenlemeliyiz. Hep birden, hep beraber, kadını- erkeği bir bütün olarak topluca günahlarımızdan, hatalarımızdan tövbe edip, kurtuluşa erelim inşallah. 

FATMA TOKSOY

KAYNAKLAR

  • Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, sadeleştiren: İsmail Karaçam ve dğr., İstanbul: Feza Gazetecilik, [t.y.], c.VI, s.s. 12-17, 308-311.
  • Seyyid Kutub, Fî Zılâl-il Kur’an, çev: Vahdettin İnce ve dğr., İstanbul:-Dünya Yayıncılık,1991,c.X, s.s.418-426.
  • İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, İstanbul, Akçağ Yayınları, [t.y.], c.III, s.s. 7-18; c. VII, s.s. 30-31; c. XVII, s. 479, 553.
  • İzzet Derveze, Nüzul Sırasına Göre Kur’an Tefsiri, çev: Ahmet Çelen- Mehmet Çelen, İstanbul: Ekin Yayınları, 1997.
  • Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Meâliâlisi ve Tefsiri, İstanbul: Bilmen Basım ve Yayınevi, [t.y.], c.V, s.s. 2346-2349, 2382-2383; c. VI, s.s. 2831-2832.
  • Bedriye Yılmaz, Kur’an Yorum tarihinde Nûr Sûresi 31. Âyet ile Ahzab Sûresi 32-33., 53. Ve 59. Âyetlerinin İncelenmesi, [Tez, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İlahiyat Anabilim Dalı, 2007].
  • Zeki Duman, Beyânu’l- Hak, Ankara: Fecr Yayınları, 2008, c. III, s.s. 389-395, 461-465.
  • Sevda Coşmuş, Feminist Söylem Açısından Televizyon Reklamlarında Sunulan Kadın İmgesi, [Tez, Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Halkla İlişkiler ve Tanıtım Anabilim Dalı, 2008], s.s. 28-36.
  • İdris Sağır, Kur’an’da Zînet Kavramı, [Tez, Yüksek Lisans Tezi, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslâm Bilimleri Anabilim Dalı, 2009], s.s. 49-57.

 

 

 

 

 

 


3 responses to “TESETTÜR ÂYETLERİNE TESETTÜRSÜZ BİR BAKIŞ

  1. Umre Turu says:

    Tessettür ile ilgili güzel bir inceleme yazısı yayınlamışsınız. Bir solukta okudum ve daha önce farketmediğim bilgiler ile karşılaştım umarım bu tür çalışmalara devam edersiniz. Sizi takip etmekteyim.

  2. fatmagül says:

    Cok güzel anlanlatmıssintesekkurlerbu yaziyi insallah iyice calisabilirim ezbeeyebilirim.böylelikle daha güzel savunmam olur.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: